“ Bakara ” Sığır inek anlamındadır..

Tef­sir Rivayete Göre Bakara suresinin iniş sebebi:

Medine döne­minde inmiştir. Kur’an-ı Kerim’in en uzun sûresi olup 286 âyet­tir. Adını, 67–73. âyetlerde yer alan “bakara” (sığır) kelimesin­den alır. Sûre, İslâm hukuku­nun ana konu­larıyla ilgili pek çok hüküm içermektedir.

( Ayet 1. ) Elif Lâm Mîm.

Kur’an-ı Kerim’de yirmi dokuz sûrenin başında yer alan bu gibi harflere “Hurûf-i mukat­taa” veya “Mukatta’ât” (Arap alfabesin­deki adlarıyla, tek tek oku­nan harfler) denir. Anlam­larını kesin olarak bilmediğimiz bu harfler üzerinde tef­sir bil­gin­leri çeşitli görüşler belirt­mişlerdir. Bun­lar arasında, bu harflerin; başında bulun­duğu sûrenin adı, ya da Allah Teâlâ ile Hz.Peygamber arasında birer şifre olduğu görüş­leri ağır­lık kazanmıştır.

( Ayet 3, )  Onlar gaybe

Gayb, sözlükte görme duyusuyla algılana­mayan şey demek­tir. Kelime, “duyu­ların kap­samına girmeyen gizli her şey” anlamında kul­lanılır. Bir şeyin “gayb” oluşu Allah’a göre değil insan­lara göredir. Zira Allah’ın ilminin dışında kalan hiçbir şey yok­tur. Allah’a, melek­lere, ahiret gününe, cen­net ve cehen­neme, kadere inan­mak “gaybe iman” konu­ları arasındadır.

( Ayet 6. )  Küfre saplanan­lara gelince, onları uyarsan da, uyarmasan da, onlar için birdir, inanmazlar

Burada kaste­dilen, dünyada kafir olarak yaşayıp sonunda Ahirete de kafir olarak intikal ede­ceği Allah tarafın­dan bili­nen inkarcılardır.

( Ayet 13, )  Onlara, “İnsan­ların inandık­ları gibi siz de inanın” denildiğinde ise, “Biz de akıl­sı­zlar gibi iman mı ede­lim?” derler.

Âyetin bu kısmı, “Onlara, insan­ların inandık­ları gibi siz de inanın, denildiğinde ise, “Biz, akıl­sı­zların iman ettiği gibi mi iman ede­lim?” der­ler.” şek­linde de ter­cüme edilebilir.

( Ayet 26. ) Allah bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir var­lığı örnek olarak ver­mek­ten çek­in­mez. İman eden­ler onun, Rab­lerinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilir­ler. Küfre saplanan­lar ise, “Allah örnek olarak bununla neyi kastet­miştir?” der­ler. (Allah) onunla bir çok­larını sap­tırır, bir çok­larını da doğru yola ile­tir. Onunla ancak fasık­ları saptırır.

Fâsık, Allah’a itaat çizgisinin dışına çıkan kimse demek­tir. Kelime, Kur’an-ı Kerim’de “kâfir”, “günahkâr”, “yalancı” ve “kötülük yapan” anlam­larında kul­lanılmıştır. Burada “fasık” kâfir anlamında kul­lanıl­mak­tadır. Allah’ın sap­tır­ması ifadesi mecazî bir ifadedir. Aslında insan­ları sap­tıran, cahil önder­leriyle şey­tandır. Allah bu örneği ver­mekle, aslında kendi­lerinde varolan sap­kın­lığı ortaya çıkar­mış olmaktadır.

( Ayet 40, ) Ey İsrailoğulları !

İsrâil, Ishak Peygam­berin oğlu Yakup Peygamberdir.

( Ayet 45, )  Sabred­erek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin.

Sabır, insanı olgun­laştırır, geliştirir ve güçlendirir. Namaz ise, Allah’a kul­luğun, tes­limiyetin ve nimetlere şükrün en yük­sek ifade biçimi, aktif ve düzenli bir hay­atın göster­ge­sidir. Âyette, zor­luk­lar karşısında insanı hem ruhen hem de dış hay­atta güçlü kıla­cak iki temel öge­den yarar­lan­mamız tavsiye edilmektedir.

( Ayet 48, )  Öyle bir gün­den sakının ki o gün hiç kimse bir başkası adına bir şey ödeye­mez. Hiçbir kimseden her­hangi bir şefaat kabul olun­maz, fidye alınmaz.

Şefaat, birinin bağışlan­masına aracılık etmek demek­tir. Kıyamet gününde başta Hz. Peygam­ber olmak üzere, Peygam­ber ile Allah’ın izin vere­ceği bazı insan­lar ve melek­ler, günahkâr mü’minlerin affedilmesini, günah­sı­zların dere­celerinin yük­seltilmesini Allah’tan dileye­cek­lerdir. Şefaat tale­p­lerinin yer­ine getir­ilip getir­ilmemesi konusunda takdir Allah’a aittir.

( Ayet 53. ) Hani, doğru yolu tutasınız diye Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) ve Furkan’ı vermiştik.

Furkan, “Hak ile batılı ayıran” anlamı­nadır. Burada Mûsâ’ya ver­ilen emir­ler ve hüküm­ler kastedilmektedir.

( Ayet 54, )  Mûsâ kavmine dedi ki: “Ey kavmim! Sizler, buza­ğıyı ilah edin­mekle ken­di­nize yazık ettiniz. Gelin yaratıcınıza tövbe edin de nefis­lerinizi öldürün

Âyetin bu kısmı “İçiniz­den buza­ğıya tapan­ları öldürün” şek­linde de ter­cüme edilmiştir.

( Ayet 58, )  Hani, “Şu memlekete

Adı geçen mem­leketin Kudüs veya Erîha olduğu rivayet edilmiştir.

( Ayet 59. ) Derken, onların için­deki zal­im­ler, sözü kendi­ler­ine söyle­nen­den başka şekle sok­tu­lar. Biz de hak­tan ayrıl­maları sebe­biyle o zal­im­lere gök­ten bir azap indirdik.

Âyette ifade edilen bu azabın veba gibi korkunç bir bulaşıcı hastalık olduğu tef­sir bil­gin­ler­ince ifade edilmiştir.

( Ayet 62, )  Şüph­e­siz, inanan­lar (Müs­lü­man­lar) ile, Yahudiler, Hıris­tiyan­lar ve Sâbiîlerden

Sâbiîler, bazı tef­sir bil­gin­ler­ine göre, Yahudi­lik ile Hıris­tiyan­lık arasında bulu­nan ve tevhid inancına dayanan bir dinin men­su­plarıdır. İslam âlim­lerinin çoğun­luğu ise bun­ların, kitap ehlin­den olmadığını söyle­mek­te­dirler. Bir rivayete göre ise Sâbiîler, Hz. İbrahim’in dinine men­sup kimselerdir.

( Ayet 62, )   (her bir grubun kendi şeri­atında) “Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyen­ler için Rab­leri katında mükafat vardır; onlar korkuya uğra­may­a­cak­lar, mahzun da olmay­a­cak­lardır” (diye hükmedilmiştir).

İslâmiyet kendin­den önceki din­lerin hük­münü kaldır­mıştır. Bu itibarla, hangi dine men­sup bulunursa bulun­sun, tüm insan­lar İslam’a girmekle yüküm­lüdür­ler. İslâm gelme­den önceki semavi din­lere men­sup olan­lar­dan Allah’a ve ahirete inanıp iyi işler yapan­lar, tıpkı İslâmiyette olduğu gibi, kur­tu­luşa ermişlerdir. Bu genel bir kuraldır. Bu âyet bu nok­tayı vur­gu­la­mak­tadır. Yoksa İslâmiyet geldik­ten sonra, İslamı kabul etmeden, kendi ölçü­leri içinde “Allah’a ve ahirete inanıp, iyi işler yap­mak” kişiyi kur­tu­luşa erdirmez. Ben­zer ifadeler için bakınız: Mâide sûresi, âyet, 69.

( Ayet 65, )  Şüph­e­siz siz, içiniz­den Cumartesi yasağını

Hz.Mûsâ’nın dinine göre cumartesi günü çalış­mayıp ibade­tle meşgul olmak bir esastı. İsrailoğullarının bu esası çiğnemeleri ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Nisâ sûresi, âyet, 47–54; A’râf sûresi, âyet, 163; Nahl sûresi, âyet, 124.)

( Ayet 66. )  Biz bunu, hem onu gören­lere, hem de sonra gele­cek­lere bir ibret ve Allah’a karşı gelmek­ten sakı­nan­lara da bir öğüt kıldık.

Bazı tef­sir bil­gin­leri âyette sözü edilen may­munlaştırma olayının tem­sîlî, bazıları da gerçek olduğunu söylemişlerdir.

( Ayet 67. )  Hani Mûsâ kavmine, “Allah size bir sığır kes­m­enizi emrediyor” demişti. Onlar da, “Sen biz­imle eğleniyor musun?” demişlerdi. Mûsâ, “Ken­dini bilmez cahiller­den olmak­tan Allah’a sığınırım” demişti.

Tef­sir kay­naklarının aktardığına göre, İsrailoğulların­dan birisi, zen­gin, fakat çocuğu olmayan amcasını, malını elde etmek için öldür­müş, sonra da cesedi bir başkasının evinin önüne bırak­mıştı. Bununla da yet­in­mey­erek, “Amcamı öldürdüler”, diye ortaya çıkınca, taraflar vuruşma nok­tasına gelmişlerdi. İçlerinden biri, “Ne diye bir­bir­im­izi öldüre­ceğiz. İşte Allah’ın peygam­beri, ona başvu­ralım”, dedi. Durumu Hz.Mûsâ’ya aktardılar. Katil bulu­na­mayınca Allah Teâlâ onların bir sığır keserek, sığırın bir parçası ile ölüye vur­malarını emretti. Onlar, kesile­cek sığırın nite­lik­lerini sor­maya başladılar. Nihayet nite­lik­leri belir­tilen sığırı bulup kestiler ve parçasıyla öldürülen şahsa vur­du­lar. Ölü dirilip, katili haber verdi. İşte, 67–74. âyetler bu olayı anlatmaktadır.

( Ayet 75. ) Şimdi, bun­ların size inanacak­larını mı umuy­or­sunuz? Oysa içlerinden bir takımı, Allah’ın kelamını din­ler, iyice anladık­tan sonra, onu bile bile tahrif ederlerdi.

Bu âyet Yahudi­lerin, kut­sal kita­pları Tevrat’ı tahrif ettik­lerini açık bir ifade ile ortaya koy­mak­tadır. Bu gerçek, Mau­rice Bucaille gibi Batı’lı bazı araştır­macı bil­gin­lerce de kesin olarak ifade edilmiştir. Biz­zat Tevrat’ta da bunu doğru­layıcı ifadeler yer almak­tadır. (Yere­mya, 8/8–9)

( Ayet 78, ) Bun­ların bir de ümmî

Ümmî, anadan doğ­duğu gibi kalan, yani okuma-yazma bilmeyen kimse demek­tir. Burada din­leri konusunda asgari düzeyde bile bil­gisi olmayan­lar kastedilmiştir.

( Ayet 88. )  “Kalp­ler­imiz muhafaza­lıdır” dediler. Öyle değil. İnkar­ları sebe­biyle Allah onları lânetlemiştir. Bu yüz­den pek az iman ederler.

Yahudiler, tar­ih­leri boyunca, kendi­ler­ine gön­der­ilen peygam­ber­lere karşı daima diren­mişler, onlara işkence etmişler, onları öldür­müşler, olmadık hile ve entrikalara başvur­muşlardı. Bun­dan son­raki âyetler, Yahudi­lerin Hz.Peygamber’e karşı da sergiledik­leri bu olum­suz tutumu dile getirmektedir.

( Ayet 93, ) Hani, Tûr’u tep­enize dik­erek siz­den söz almıştık, “Size verdiğimiz Kitab’a sım­sıkı sarılın; ona kulak verin” demiştik. Onlar, “Din­ledik, karşı geldik”

İsrailoğulların­dan söz alın­ması konusunda bu sûrenin 63. âyetine bakınız.

( Ayet 104. ) Ey iman eden­ler! “Râinâ” (bizi gözet) demeyin, “unzurnâ” (bize bak) deyin ve din­leyin. Kafir­ler için acıklı bir azap vardır.

Saha­biler, Hz.Peygamber’in nasi­hat­lerinden daha çok yarar­lan­mak için ona, “Râinâ (Bizi gözet)”, diy­or­lardı. Yahudiler bu ifadeyi İbranice’de hakaret ifade eden bir anlamda kullanıyorlardı.Bir başka yoruma göre “râ’inâ” kelimesini, Arapça’da “çobanımız” anlamına gele­cek şek­ilde “râinâ” diye okuyorlardı.O sebe­ple âyet, mü’minlerden, “Râinâ” yer­ine yine, “Bize de bak”, “Bizi de gözet” anlamın­daki, “Unzurnâ” ifadesini kul­lan­malarını istemiştir. Âyette, yan­lış anlama çek­ilebile­cek kelimeleri kul­lan­mak­tan sakın­manın adaba uygun olduğuna işaret edilmek­te­dir. Konu ile ilgili olarak ayrıca Nisâ sûresinin 46. âyetine bakınız.

( Ayet 112, ) Hayır, öyle değil! Kim “ihsan”

İhsan, Hz. Peygam­berin de ifade buyur­duğu gibi “Allah’a, onu görür gibi ibadet etmek” demektir.

( Ayet 113, )  Yahudiler, “Hıris­tiyan­lar bir temel üzerinde değiller” dediler. Hıris­tiyan­lar da, “Yahudiler bir temel üzerinde değiller” dediler. Oysa hepsi Kitab’ı

Âyet­teki “Kitap” ile Hz.İsa’yı tas­dik eden Tevrat ve Hz.Mûsâ’yı tas­dik eden İncil kaste­dilmek­te­dir. İki kitap­tan her biri, diğerini getiren peygam­beri tas­dik ettiği için, ikisi bir­den “Kitap” diye zikredilmiştir.

( Ayet 115, )  Doğu da, Batı da (tüm yeryüzü) Allah’ındır. Ner­eye dön­ers­eniz Allah’ın yüzü

Allah’ın yüzü” ifadesi, mecazi bir anlatım olup, burada “Allah’ın rah­meti, rızası ve nimeti” demek­tir. Kul, tümüyle Allah’a ait olan yeryüzünün neresinde ve hangi cihetinde, ne tür bir taat ve işe gir­işse, Allah’ın lütuf ve rah­me­tini orada bulur.

( Ayet 116, ) “Allah, çocuk edindi” dediler.

Yahudiler “Uzeyr Allah’ın oğludur”, diy­or­lardı. Hıris­tiyan­lar da İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu inancın­dadır­lar. (Bakınız: Tevbe sûresi, âyet, 30.)

( Ayet 125, )  Hani, biz Kâbe’yi insan­lara toplantı ve güven yeri kılmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim’den

Âyette geçen “Makam-ı İbrahim”in ne olduğu konusunda tef­sir bil­gin­leri çeşitli görüşler belirt­mişlerdir. “Hac ibade­tinin yapıl­ması sırasında ziyaret edilen yer­ler­den biri”, “Kâbe”, “Harem diye bili­nen alan”, “Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşa ederken iskele olarak kul­landığı ve halkı hacca davet ederken üzer­ine çık­tığı taşın bulun­duğu alan” şek­lin­deki açık­la­malar bun­lar­dan bazılarıdır.

( Ayet 138. )   “Biz Allah’ın boy­asıyla boy­an­mışızdır. Boy­ası Allah’ınkinden daha güzel olan kimdir? Biz ona ibadet eden­leriz” (deyin).

Hıris­tiyan­lar, doğan çocuk­larını, Hıris­tiyan­lığı kabul eden­leri ya da bir kiliseden öbürüne geçen­leri vaf­tiz denen bir işlem­den geçirir­ler. Vaf­tiz su serp­mek ya da suya batır­mak suretiyle yapılır. Baba, Oğul ve Ruhu’l-Kudüs adına yapılan bu işlemin insanı asli günah­tan kur­tara­cağına, insanın adeta yepyeni bir hayat boy­asına boy­anacağına inanır­lar. Vaf­tiz uygu­la­masının aslı Yahudi­lik­ten gelmek­te­dir. Bu âyette, gerçek kur­tu­luşun böyle zahiri ve sem­bo­lik eylem­lerle değil, Allah’ın insan­ların fıtratına yer­leştirdiği asli renk olan tevhid inancı ile mümkün ola­cağı vurgulanmaktadır.

( Ayet 143, ) Böylece, sizler insan­lara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygam­ber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet

Âyet­teki “Orta ümmet” ifadesi ile, adil, seçkin, her yönüyle den­geli, hak­tan asla ayrıl­mayan, önder, bütün toplum­larca hakem kabul edile­cek bir ümmet kasdedilmektedir.

( Ayet 143, ) yap­tık. Her ne kadar Allah’ın doğru yolu gös­ter­diği kim­sel­er­den başkasına ağır gelse de biz, yönelmekte olduğun ciheti ancak; Resûl’e tabi olan­larla, gerisin geriye dönecek­leri ayırd ede­lim diye kıble yap­tık. Allah imanınızı boşa çıkara­cak değildir. Şüph­e­siz, Allah insan­lara çok şefkatli ve çok merhametlidir.

Bu ve daha son­raki üç âyette kıblenin Kudüs’ten Kâbe’ye çevrilmesi ile, bu olay üzer­ine yahudi­lerin çıkardık­ları dediko­du­lar dile getir­ilip cevaplandırılmaktadır.

( Ayet 144. ) (Ey Muhammed!) Biz senin çok defa yüzünü göğe doğru çevirip dur­duğunu (vahiy bek­lediğini) görüy­oruz. (Merak etme) elbette seni, hoşnut ola­cağın kıbl­eye çevire­ceğiz. (Bun­dan böyle), yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Ey Müs­lü­man­lar!) Siz de nerede olur­sanız olun, (namazda) hep o yöne dönün. Şüph­e­siz kendi­ler­ine kitap ver­ilen­ler, bunun Rab­b­lerinden (gelen) bir gerçek olduğunu elbette bilir­ler. Allah onların yap­tık­ların­dan haber­siz değildir.

Hz.Peygamber, Hicri ikinci yılın orta­larına kadar nama­zlarda Kudüs cihetine yöneliyor, fakat hep Kâbe’ye yönelme emrinin gelmesini bek­liy­ordu. Bir ikindi namazı sırasında Allah Teâlâ Kâbe’ye doğru yönelmesini emretti. Kudüs’e doğru yönel­erek başlanan bu namaz Kâbe’ye yönel­erek tamam­landı. Bu olayın geçtiği yerde yapılan mescit, bugün “Mescid-i Kıbleteyn”, yani iki kıbleli mescit diye anılmaktadır.

( Ayet 146. ) Kendi­ler­ine kitap verdik­ler­imiz onu (Peygam­beri) oğullarını tanıdık­ları gibi tanır­lar. Böyle iken içlerinden bir takımı bile bile gerçeği gizlerler.

Yahudiler ve hıris­tiyan­lar Hz. Peygamber’e ait özel­lik­leri kendi kut­sal kita­plarında okuyageldik­lerinden onu özel­lik­leriyle çok iyi tanıy­or­lardı. Âyette, yahudi­lerin ve hıris­tiyan­ların Hz. Peygamber’i inkar etmelerinin bil­gi­si­z­lik­ten değil, inat­tan kay­naklandığına işaret edilmektedir.

( Ayet 153. )  Ey iman eden­ler! Sabred­erek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki Allah sabre­den­lerle beraberdir.

Sabır, insanı ruhen olgun­laştırır, geliştirir ve güçlendirir. Namaz ise, Allah’a kul­luğun, tes­limiyetin ve nimetlere şükrün en yük­sek ifade biçimi ve aktif, düzenli bir hay­atın göster­ge­sidir. Âyette zor­luk­lar karşısında insanı hem ruhen hem de dış hay­atta güçlü kıla­cak iki temel öğe­den yarar­lan­mamız tavsiye edilmektedir.

( Ayet 154. )  Allah yol­unda öldürülen­lere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.

Âyette şehit­lik mer­tebesinin yüceliği vur­gu­lan­mak­tadır. Aynı anlamda bir ifade için Âl-i İmran sûresinin 169. âyetine bakınız.

( Ayet 159. ) İndirdiğimiz apaçık delil­leri ve hidayeti Kitap’ta açık­la­mamız­dan sonra onları gizleyen­ler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet etme kon­u­munda olan­lar lanet eder.

Lanet etme kon­u­munda olan­ların, Allah, melek­ler ve insan­lar olduğu, bu sûrenin 161. âyeti ile, Âl-i İmran sûresinin 87. âyetinde açıklanmıştır.

( Ayet 163. )  Sizin ilahınız bir tek ilahtır. Ondan başka ilah yok­tur. O Rahmân’dır, Rahîm’dir.

Rah­mân” ve Rahîm” kelimelerinin anlam­ları için Fâtiha sûresinin ikinci âyetinin dip­no­tuna bakınız.

( Ayet 170. ) Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır, biz, ata­larımızı üzerinde bul­duğu­muz (yol)a uyarız!” der­ler. Peki ama, ata­ları bir şey anla­mayan, doğru yolu bula­mayan kim­seler olsalar da mı (onların yol­una uyacaklar)?

Âyette, yap­tık­ları işin yan­lışlığına ve çirkin­liğine akıl erdi­reme­den, ata­larının inançlarını körü körüne tak­lid eden müşrik­ler kınanmaktadır.

( Ayet 173. ) Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da, istismar etmek­sizin ve zaruret ölçüsünü aşmak­sızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yok­tur. Şüph­e­siz, Allah çok bağışlayandır, çok mer­hamet edendir.

İslâm’da zaruret­lerin mahzurları ortadan kaldırdığına en güzel delil bu âyette ifadesini bulur. Bir haramı helal say­ma­mak ve haddi aşma­mak kay­diyle bazen zaruret mik­tarınca, yasak bir iş işlenebilir. Yen­mesi haram olan şeyler ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Nahl sûresi, âyet, 115.

( Ayet 174. )  Allah’ın indirdiği kitap­tan bir kıs­mını giz­leyip onu az bir bedel ile değişen­ler (var ya); işte onlar karın­larına ateşten başka bir şey doldur­muy­or­lar. Kıyamet günü Allah onlarla ne konuşa­cak, ne de onları arı­ta­cak­tır. Onlar için elem dolu bir azap vardır.

Son peygam­ber Hz.Muhammed’in nite­lik ve özel­lik­leri Tevrat’ta belir­tilmişti. Yahudi haham­ları bun­ları gizlediler. Böylece hem kendi­leri, hem de kav­im­leri sap­mış oldu. Bu değer­lendirm­eye göre âyette geçen kitap­tan kasıt Tevrat; gizledik­lerinden kasıt da Hz. Peygam­berin nite­lik­leridir. Ancak Allah’ın kitabında yer alan her­hangi bir hükmü gizle­m­eye yöne­lik her tür niyet ve teşeb­büs bu kat­e­goride değerlendirilir.

( Ayet 178. ) Ey iman eden­ler! Öldürülen­ler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köl­eye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir. Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin vârisi, velisi) tarafın­dan affedilirse, aklın ve dinin gerek­ler­ine uygun yol izle­mek ve güzel­likle diyet öde­mek gerekir. Bu, Rab­biniz­den bir hafi­fletme ve rah­mettir. Bun­dan sonra tecavüzde bulu­nana elem dolu bir azap vardır.

Kısas, aynıyla karşılık ver­mek demek­tir. İslâm hukukunda ise, kas­ten ve hak­sız yere bir kim­s­enin canına kıyma ya da bede­nine veya uzvuna zarar verme suçlarını işleyen kim­selerin, verdik­leri zararın aynıyla ceza­landırıl­maları demek­tir. Bu âyette kısas, “cana can” kuralını ifade etmek­te­dir. Mâide sûresinin 45. âyeti, kısasa tabi suçları topluca belirt­mek­te­dir. İlgili şah­sın vazgeçmesi halinde kısas diyete dönüşür. Hıris­tiyan­lıkta adam öldürenin affedilmesi, Yahudi­likte ise, mut­laka kısasa tabi tutul­ması esastı. İslâm, diyet uygu­la­ması ile orta yolu getir­miş oldu.

( Ayet 180. ) Siz­den birinize ölüm gelip çat­tığı zaman, eğer geride bir hayır (mal) bırak­mışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya meşru bir tarzda vasiyette bulun­ması –Allah’a karşı gelmek­ten sakı­nan­lar üzerinde bir hak olarak– size farz kılındı.

Vasiyetle ilgili bu emir henüz mirasla ilgili kural­lar açık­lan­madan önce ver­ilmişti. Amaç ise varis­leri adalet­si­z­lik­ten koru­maktı. Daha sonra, mirasla ilgili hüküm­ler Nisâ sûresinde açıklandı.

( Ayet 184, )  Oruç, sayılı gün­lerdedir. Siz­den kim hasta, ya da yol­cu­lukta olursa, tuta­madığı gün­ler sayısınca başka gün­lerde tutar. Oruca gücü yet­meyen­ler ise bir yok­sul doyumu fidye verir.

Ramazan orucu, ergen­lik çağına ulaşmış, akıllı her müs­lü­mana farzdır. Hastalık, yol­cu­luk, kadın­lara has özel haller gibi meşru sebe­plerle Ramazan ayında oruç tuta­mayan­lar bu oruçları şart­ların elver­işli olduğu başka zaman­larda kaza eder­ler. Maz­eret­siz olarak oruç tut­mayan­lar büyük günah işlemiş olurlar. Aşırı yaşlılar ya da iyileşmez hasta­lar, bu sebe­ple oruç tuta­ma­zlar ve bu oruçları kaza etmek­ten de ümit keser­lerse, oruç­suz geçir­ilen her gün için bir fidye verir­ler. Fidye tıpkı fıtır sadakası gibi, bir fakiri bir gün doyur­mak ya da bunun bedelini vermektir.

( Ayet 187, ) Oruç gecesinde kadın­larınıza yak­laş­mak size helal kılındı.

Tef­sir kay­naklarının aktardığına göre, oru­cun farz kılındığı ilk dönem­lerde müs­lü­man­lar, oruç tuta­cak­ları zaman sadece güneş batımın­dan yatsı namazını kılın­caya ya da uyuyun­caya kadar yiyip içe­biliy­or­lar; cin­sel ilişkide bulun­abiliy­or­lardı. Kısaca imsak, yatsı namazın­dan ya da uykuya dalın­masın­dan itibaren başlardı. Âyette, yatsı namazın­dan ya da uyku­dan sonra cin­sel ilişkinin oruca engel olmadığı vurgulanmaktadır.

( Ayet 187, ) Onlar, size örtüdür­ler, siz de onlara örtüsünüz.

Âyetin bu kıs­mında, güçlü bir anlatım üslubu içinde, karı koca arasın­daki ilişkinin tabi­atı ortaya kon­mak­tadır. Elbise ve örtü insanı nasıl soğuk­tan ve sıcak­tan korur, kusurlarını örterse, eşler de bir­bir­ler­ine karşı öyle koruyucu, kol­layıcı ve bağlı olacaklardır.

( Ayet 189, ) Sana, hilal­leri soruy­or­lar. De ki: “Onlar, insan­lar ve hac için vakit ölçüleridir.

Hz.Peygamber’e, “Hilal niçin önce iplik gibi ince­cik görünüyor, sonra kalın­laşıp nihayet daire şek­lini alıyor?” diye soru yöneltilmişti. Âyetin bu kıs­mında söz konusu soruya, ayın hareket­lerinin zaman tayininde, özel­likle hac, oruç ve zekat gibi ibadet­lerin vak­it­lerinin belir­len­mesinde kıs­tas olduğu ifade edil­erek cevap ver­ilmek­te­dir. Aynı konuya Yûnus sûresinin 5. âyeti ile İsra sûresinin 12. âyetinde de değinilmektedir.

( Ayet 189, )  İyi­lik, evlere arkaların­dan gir­m­eniz değildir. Ama iyi davranış, takva sahibi (Allah’a karşı gelmek­ten sakı­nan) insanın davranışıdır. Evlere kapıların­dan girin. Allah’a karşı gelmek­ten sakının ki kur­tu­luşa eresiniz.

Cahiliye devrinde Ara­plar ihramlı bulun­duk­ları zaman evler­ine, arka taraftan açtık­ları bir delik­ten gir­erler ve bunu iyi bir davranış sayarlardı.Ayet onların bu uygu­la­malarının anlam­sız olduğunu, gerçek iyil­iğin takva (Allah’a karşı gelmek­ten sakınma) esasna day­alı davranışlar olduğunu vurguluyor.

( Ayet 190, ) Sizinle savaşan­lara karşı Allah yol­unda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin.

Aşırı git­meyin” ifade­siyle, mecbur kalmadıkça savaşa gir­ilmemesi, savaş kaçınıl­maz hale gelince de savaşta çocuk­lara, kadın­lara, yaşlılara ve savaşla ilgisi olmayan diğer sivillere zarar ver­ilmemesi, işkence­den sakınıl­ması… gibi husus­lar kastedilmektedir.

( Ayet 194, ) Haram ay, haram aya karşılıktır.

Haram ay, saygı duyul­ması gereken bir zaman dil­imi olduğu için savaşın yasak olduğu ay demek­tir. Haram aylar, Zilkade, Zil­hicce, Muhar­rem ve Recep olmak üzere dört­tür. İslâm’da haram ay uygu­la­ması kaldırılmıştır.

( Ayet 194, )  Hürmetler (saygı gös­ter­ilmesi gereken şeyler) kısas kuralına tabidir. O halde kim size saldırırsa, size saldırdığı gibi siz de ona saldırın, (fakat ileri git­meyin). Allah’a karşı gelmek­ten sakının ve bilin ki, Allah kendine karşı gelmek­ten sakı­nan­larla beraberdir.

Bu âyette haram aylarda kendi­ler­ine savaş açıl­ması halinde müs­lü­man­ların da bu aylarda muk­a­belede bulun­abile­cek­leri ifade edilmekte, ayrıca bu hükmü de içere­cek şek­ilde genel kısas pren­sibi getirilmektedir.

( Ayet 197, )  Hac (ayları), bili­nen aylardır.

Hac ayları, Şev­val, Zilkade ve Zil­hicce ayının ilk on günüdür.

( Ayet 198, ) (Hac mevsi­minde ticaret yaparak) Rab­binizin lütuf ve kerem­ini iste­mekte size bir günah yok­tur. Arafat’tan ayrılıp (sel gibi Müzdelife’ye) akın ettiğinizde Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin

Meş’ar-i Haram, Müzdelife’de bir yerdir. Müzdelife vak­fesinin burada yapıl­ması sünnettir.

( Ayet 200. ) Hac ibade­tinizi bitirdiğinizde, artık (cahiliye döne­minde) ata­larınızı andığınız gibi, hatta ondan da kuvvetli bir anışla Allah’ı anın. İnsan­lar­dan, “Ey Rab­bimiz! Bize (vere­ceğini) bu dünyada ver” diyen­ler vardır. Bun­ların ahirette bir nasibi yoktur.

Tef­sir kay­naklarında ifade edildiğine göre, İslâm’dan önce müşrik­ler hac işlem­lerini tamam­ladık­tan sonra Müzdelife’de otu­rur, ata­larını anar, onlara ve kendi­ler­ine ait başarılarla öğünür­lerdi. Bu âyette, müs­lü­man­lara, müşrik­lerin bu ade­tine uyma­maları ve Allah’ı çok anmaları hatırlatılmaktadır.

( Ayet 203. ) Sayılı günlerde

Sayılı gün­ler”, teşrik gün­leridir. Teşrik gün­leri ise, Zil­hicce ayının, 9,10,11,12 ve 13. günleridir.

( Ayet 217. )  Sana haram ayda savaş­mayı soruy­or­lar. De ki: “O ayda savaş büyük bir günahtır. Allah’ın yol­un­dan alıkoy­mak, onu inkar etmek, Mescid-i Haram’ın ziyare­tine engel olmak ve halkını oradan çıkar­mak Allah katında daha büyük günahtır. Zulüm ve baskı ise adam öldürmek­ten daha büyük­tür. Onlar, güç yetire­bilseler, sizi dininiz­den döndürünc­eye kadar sizinle savaş­maya devam eder­ler. Siz­den kim dinin­den döner de kafir olarak ölürse öylelerin bütün yapıp ettik­leri dünyada da, ahirette de boşa git­miştir. Bun­lar cehen­nem­lik­lerdir, orada sürekli kalacaklardır.

Hz.Peygamber, Hicretin ikinci yılında, Bedir savaşın­dan iki ay kadar önce, Kureyş’in duru­munu tespit etmek üzere Abdul­lah b.Cahş komu­tasında sekiz kişi­lik bir müfreze görevlendirmişti. Müfreze, Bat­nı­nahle mevki­ine gelince, Kureyş’e ait bir ker­vana saldırdı. Bir kişiyi öldürüp iki kişiyi de esir alarak Medine’ye geldiler. Hz.Peygamber, izni olmak­sızın gir­işilen bu işe çok üzüldü. Olayın, Cemaziye­lahirin son günü mü, yoksa haram ay olan Recep’in ilk günü mü olduğu kesin değildi. Yahudiler ve müşrik­ler, “Muhammed haram ayda savaşıyor”, diye pro­pa­gan­daya başladılar. İşte âyet, bu konuyu gün­deme getir­erek haram ayda savaş­manın günah olduğunu, ama müşrik­lerin bun­dan daha ağır suçlar işley­erek, insan­ları Allah yol­un­dan alıkoy­duk­larını, onu inkar ettik­lerini, Kâ’be’yi ziyarete engel olup, zulüm ve baskı yap­tık­larını onlara hatırlatmaktadır.

( Ayet 219. ) Sana içkiyi ve kumarı sorar­lar. De ki: “Onlarda hem büyük günah, hem de insan­lar için (bazı zahiri) yarar­lar vardır. Ama günahları yarar­ların­dan büyük­tür.” Yine sana Allah yol­unda ne har­cay­a­cak­larını soruy­or­lar. De ki: “İhtiyaç­tan arta kalanı.” Allah size âyet­leri böyle açık­lıyor ki düşünesiniz

Bu âyet, içki ile ilgili olarak inen ikinci âyet­tir. Bu konuda nazil olan ilk âyet ise Nahl sûresi, 67. âyet­tir. İçki daha sonra Nisâ sûresi, âyet, 43 ve Mâide sûresi, âyet, 90 ile tedrici olarak ve kesin­likle haram kılınmıştır.

( Ayet 222. ) Sana kadın­ların ay halini sorar­lar. De ki: “O bir ezadır (rahat­sı­zlık­tır). Ay halinde kadın­lar­dan uzak durun. Tem­i­zlen­inc­eye kadar onlara yak­laş­mayın. Tem­i­zlendik­leri vakit, Allah’ın size emret­tiği yer­den onlara yak­laşın. Şüph­e­siz Allah çok tövbe eden­leri sever, çok tem­i­zle­nen­leri sever.”

Âyette, kadın­ların âdet hal­leri “ezâ” diye nite­lendirilmiştir. Âdet sırasında kadın­lar hastalığa daha çok yakındır­lar. O gün­lerde onlara yak­laş­ma­mak gerekir. Burada söz konusu olan cin­sel ilişkidir.

( Ayet 235, ) (Vefat iddeti bek­le­mekte olan) kadın­lara kendi­leri ile evlen­mek iste­diğinizi üstü kapalı olarak anlat­manızda veya bu isteğinizi içinizde sak­la­manızda sizin için bir günah yok­tur. Allah biliyor ki siz onlara (bunu er geç mut­laka) söyleye­ceksiniz. Meşru sözler söyle­m­eniz dışında sakın onlarla gizli­den gizliye buluşma yönünde sözleşmeyin. Bek­leme müd­deti bit­inc­eye kadar da nikah yap­maya kalkışmayın.

Boşanan ya da kocası ölen kadının yeniden evlenebilmesi için dinen bek­lemesi gereken sür­eye “iddet” denir. Kocası ölen kadının iddeti dört ay on gündür. Boşanan kadın ise üç ay hali bek­ler. Eğer boşanan kadın ay hali gör­müy­orsa iddeti üç aydır. Hamile kadının iddeti de çocuğunu dünyaya getirme­siyle sona erer.

( Ayet 236. ) Kendi­ler­ine el sürme­den ya da mehir belir­leme­den kadın­ları boşarsanız size bir günah yok­tur. (Bu durumda) –eli geniş olan gücüne göre, eli dar olan da gücüne göre olmak üzere– onlara, aklın ve dinin gerek­ler­ine uygun olarak müt’a verin. Bu iyi­lik yapan­lar üzerinde bir borçtur.

Müt’a, yarar­landır­mak ve yarar­lanılan şey demek­tir. Terim olarak ise mehir belir­len­mek­sizin kıyılan nikah­tan sonra, cin­sel ilişki ve “halvet”te bulun­madan boşanan kadına, boşayan tarafın­dan ver­ilmesi gereken, giyim eşyası, mal, ya da bun­ların karşılığıdır. Müt’anın mik­tarını, bununla yükümlü kim­s­enin mali durumu belirler.

( Ayet 238. ) Nama­zlara ve orta namaza devam edin. Allah’a gönülden boyun eğerek namaza durun.

Âyette geçen “orta namaz”ın sabah, öğle ve ikindi namazı olduğu şek­linde çeşitli görüşler vardır. Ancak kuvvetli görüş, bu namazın ikindi namazı olduğu görüşüdür.

( Ayet 248, ) Peygam­ber­leri onlara şöyle dedi: “Onun hüküm­dar­lığının alameti size o sandığın gelmesidir.

Rivayete göre söz konusu sandık Tevrat’ın içinde bulun­duğu sandık­tır. İsrailoğullarının isyanı üzer­ine bu sandık ellerinden çıkmıştı.

( Ayet 253. ) İşte peygam­ber­ler! Biz onların bir kıs­mını bir kıs­mına üstün kıldık. İçlerinden, Allah’ın konuş­tuk­ları vardır. Bir kıs­mının da dere­celerini yük­selt­miştir. Merye­moğlu İsa’ya ise açık deliller verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs (Cebrail) ile destek­ledik. Eğer Allah dile­seydi, bun­ların arkasın­dan gelen (millet)ler, kendi­ler­ine apaçık deliller geldik­ten sonra, bir­bir­lerini öldürme­zlerdi. Fakat ayrılığa düştüler. Onlar­dan inanan­lar da vardı, inkar eden­ler de. Yine Allah dile­seydi, bir­bir­lerini öldürme­zlerdi. Lakin Allah dilediğini yapar.

Yani Allah yap­mayı irade ve takdir ettiğini mut­laka yapar. Ancak bu irade ve takdir, kulun kendi iradesini kul­lanacağı yönde gerçek­leşir. Bu sebepten kulların hür iradesi üzerinde ilahi bir baskı söz konusu değildir.

 

( Ayet 255, )  Allah ken­disin­den başka hiçbir ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur.

Kayyûm, “var­lığı kendin­den, kendi kendine yeterli, yarat­tık­larına hakim ve onları koruyup gözeten” demektir.

( Ayet 255, )   Onu ne bir uyuk­lama tutabilir, ne de bir uyku. Gök­lerdeki her şey, yerdeki her şey onun­dur. İzni olmak­sızın onun katında şefaatte bulu­nacak kimdir?

Şefaat ile ilgili olarak bakınız: Bakara sûresi, âyet, 48.

( Ayet 255, )   O, kulların önlerindek­i­leri ve arkaların­dak­i­leri (yap­tık­larını ve yapacak­larını) bilir. Onlar onun ilmin­den, ken­disinin dilediği kadarın­dan başka bir şey kavraya­ma­zlar. Onun kürsüsü bütün gök­leri ve yeri kaplayıp kuşat­mıştır. (O, gök­lere, yere, bütün evrene hük­met­mek­te­dir.) Gök­leri ve yeri koruyup gözetmek ona güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.

Bu âyet, Âyetü’l-Kürsî (kürsü âyeti) diye adlandırılır. “Kürsü”, Allah’ın kudret ve aza­meti, onun her şeyi kap­sayan ilmi demek­tir. Âyette, Allah Teâlâ kendi zatının çok veciz bir tanımını yap­mak­tadır. Kitab-ı Mukaddes’te yan­lış ve tahrif edilmiş bir biçimde anlatılan Allah, burada nasıl ise öyle tarif edilmek­te­dir. O, yerde, gökte ve ikisi arasında olan her şeyin sahibi ve malikidir. Hiç kimse hakimiyetinde, otoritesinde, mülkünde ve yöne­ti­minde ona ortak değildir. Hiçbir şey ona rakip ve eş ola­maz. O mut­lak ilim ve irade sahibidir. Ona hiçbir var­lık güç yetire­mez. O bütün evrenin sahibi, yöneti­cisi ve hâkimidir.

( Ayet 256. ) Dinde zor­lama yok­tur. Çünkü doğru­luk sapık­lık­tan iyice ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu tanı­mayıp Allah’a inanırsa, kop­mak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işi­tendir, hakkıyla bilendir.

Din, inanç esaslarını ve buna bağlı olarak yaşanan hayat tarzını ifade eder. Buna göre İslâm, iman ve hayat tarzı olarak hiç kim­s­eye zorla kabul ettir­ile­mez. Tağut sözlük anlamıyla sınırı aşan demek­tir. Kur’an’da kul­lanıldığı şek­liyle kelime, “şey­tan”, “nefis”, “put­lar”, “sihir­ba­zlar” gibi çeşitli şekillerde yorum­lan­mıştır. Kısaca “Tağut” insan­ları azdıran, sap­tıran şey­lerin hep­sini ifade eder.

( Ayet 259. ) Yahut altı üstüne gelmiş (ıpıssız duran) bir şehre uğrayan kim­seyi görmedin mi? O, “Allah, burayı ölümün­den sonra nasıl diril­te­cek (acaba)?” demişti. Bunun üzer­ine, Allah onu öldürüp yüzyıl ölü bıraktı, sonra diriltti ve ona sordu: “Ne kadar (ölü) kaldın?” O, “Bir gün veya bir gün­den daha az kaldım” diye cevap verdi. Allah şöyle dedi: “Hayır, yüz sene kaldın. Böyle iken yiye­ceğine ve içe­ceğine bak, henüz bozul­mamış. Bir de eşeğine bak! (Böyle yap­mamız) seni insan­lara ibret bel­gesi kıl­mamız içindir. (Eşeğin) kemikler(in)e de bak, nasıl onları bir araya getiriyor, sonra onlara nasıl et giy­diriy­oruz?” Ken­di­sine bütün bun­lar apaçık belli olunca, şöyle dedi: “Şimdi, biliy­o­rum ki; şüph­e­siz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.”

Bu âyette ölüm­den sonra diril­işi merak eden kim­s­enin mü’min biri olduğu anlaşılıyor. Bu konuda Üzeyr, Yere­mya veya Hıdır isim­leri zikredilir. Burada vur­gu­lanan şey, Allah’ın diriltici kudretinin etkin­liğini görmek, onun ölüm­den sonra diril­işi mut­laka gerçek­leştire­ceğine inanmaktır.

( Ayet 266. )  Her­hangi biriniz ister mi ki, içerisinde her türlü meyv­eye sahip bulun­duğu, için­den ırmak­lar akan, hurma ve üzüm ağaçların­dan oluşan bir bahçesi olsun; himay­eye muh­taç çocuk­ları var iken ihti­yarlık gelip ken­di­sine çat­sın; derken bağı ateşli (yıldırımlı) bir kasırga vur­sun da orası yanıversin? Allah düşü­nesiniz diye size âyet­lerini böyle açıklıyor.

Bu âyette, yap­tık­ları iyi­lik­leri başa kakıp gönül yıkan­ların durumu anlatıl­mak­tadır. Yıldırımlı bir kasırga, göz alıcı bir bağı nasıl yakıp yıkarsa, onların bu tutumu da, öylece yap­tık­ları iyi­lik­leri boşa çıkaracaktır.

( Ayet 268, )  Şey­tan sizi fakir­likle korkutur

Fakir düşe­ceğinizi söyley­erek, sadaka ver­mek­ten uzak dur­manızı ister.

( Ayet 269, )  Allah hikmeti

Hik­met, neyin doğru neyin yan­lış olduğunu anla­maya yarayan derin ve yararlı bilgi demek­tir. Hz. Peygam­ber yararlı bilgi iste­meyi tavsiye etmiş, biz­zat ken­disi de Allah’tan bu dilekte bulunmuştur.

( Ayet 276. ) Allah, faiz malını mahveder, sadakaları ise artırır (bereketlendirir). Allah hiçbir günahkâr nankörü sevmez.

Burada “sadakalar”dan mak­sat hem farz olan zekat hem de nafile olarak Allah yol­unda yapılan bağışlardır. Âyet-i ker­ime, hem sadakaların sev­abının kat kat ola­cağını hem de sadakası ver­ilen mal­ların bereketlendirilip artırıla­cağını ifade etmektedir.

( Ayet 282, )  Ey iman eden­ler! Belli bir süre için bir­birinize borç­landığınız zaman bunu yazın. Aranızda bir yazıcı adale­tle yazsın. Yazıcı, Allah’ın ken­di­sine öğret­tiği şek­ilde yaz­mak­tan kaçın­masın, (her şeyi olduğu gibi dos­doğru) yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah’tan korkup sakın­sın da borç­tan hiçbir şeyi eksik etmesin (hep­sini tam yazdırsın). Eğer borçlu, aklı ermeyen, veya zayıf bir kimse ise, ya da yazdıramıy­orsa, velisi adale­tle yazdırsın. (Bu işleme) şahit­lik­ler­ine güvendiğiniz iki erkeği; eğer iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadını şahit tutun. Bu, onlar­dan biri unuta­cak olursa, diğerinin ona hatır­lat­ması içindir. Şahitler çağırıldık­ları zaman (gelmek­ten) kaçın­masın­lar. Az olsun, çok olsun, borcu süre­sine kadar yaz­mak­tan usan­mayın. Bu, Allah katında adalete daha uygun, şahit­lik için daha sağlam, şüph­eye düşmem­eniz için daha elver­iş­lidir. Yal­nız, aranızda hemen alıp verdiğiniz peşin ticaret olursa, onu yaz­ma­manız­dan ötürü üzerinize bir günah yok­tur. Alış-veriş yap­tığınız zaman da şahit tutun. Yazana da, şahide de bir zarar verilmesin.

Âyetin bu kısmı “Ne yazıcı ne de şahid (adalet­ten ayrılarak hak sahip­ler­ine) zarar ver­mesin­ler” şek­linde de ter­cüme edilebilir.

 ( Ayet 282, ) Eğer aksini yaparsanız, bu sizin için günahkârca bir davranış olur. Allah’a karşı gelmek­ten sakının. Allah size öğretiyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

Bu âyette, borç ve alış veriş işlem­lerinde anlaş­ma­zlık çık­masını önleye­cek, tarafların hak­sı­zlığa uğra­ma­masını sağlay­a­cak bel­ge­lendirme, şahit tutma ve rehin gibi önlem­lerin alın­ması isten­mek­te­dir. Bu uygu­la­maların ne şek­ilde gerçek­leştir­ile­ceği konusunda ayrın­tılara kadar inilmiş olması konuya ver­ilen önemi göster­mesi bakımın­dan dikkat çeki­cidir. Ancak pren­sip, işlemin sağlama alın­ması olmakla beraber karşılıklı güven duy­gusu­nun da önemli bir unsur olduğu ve bunun kötüye kul­lanıl­ma­ması gerek­tiği vurgulanmaktadır.

Bakara Suresinin Meali; Ulu­dağ üniver­sitesi islam Hukuku öğre­tim üyesi Prof . Dr. Hamdi DÖNDÜREN tarafın­dan hazır­lan­mıştır ve Ahmed Deniz tarafın­dan okunup seslendirilmiştir. Okuduğunuz Tef­sir Rivayet bölümü Diyanet işleri başkan­lığı sitesin­den alın­mıştır. Sesli Bakara suresini mp3 for­matında Cep tele­fo­nunuza indi­re­bilir ayrıca Görün­tülü video­sunu da bedava bil­gisa­yarınıza indirebilirsiniz. Cep Tele­fonu için MP3 For­matında ücret­siz 3. Cüz indir.indir mp3 Bakara Suresi Meali Cep Tele­fonu için MP3 For­matında ücret­siz 2. Cüz indir.indir mp3 Bakara Suresi Meali Bil­gisa­yar için kaliteli For­matta bedava 3. Cüz indir.indir mp3 Bakara Suresi Meali Bil­gisa­yar için kaliteli For­matta bedava 2. Cüz indir.indir mp3 Bakara Suresi Meali

 

4 Responses to “Bakara Suresi Meali”

  • say­fada hata veriyor bazı ayet sureleri indirmiyor eksik olmuyor tüm ayet­leri indi­remiy­oruz lüt­fen düzeltin elin­ize ağzınıza sağlık hocam .

    • Yoru­munuz üzere tekrar kon­trol ettim ancak bir hata ile karşılaşa­madım, indirmesi sorunlu olan sure adını bildirirs­eniz tekrar kon­trol ede­lim. Allah yardım­larınız­dan dolayı siz­den razı olsun…

  • elin­ize sağlık ayet­leri hazır­layan lara fakat bazı ayetler hata veriyor inmiyor lüt­fen yardım edi­niz 5 ayet inmiyor bakara suresi fatiha ali imran nisa

  • Bildirdiğiniz surel­erdeki sorun­lar giderilmiştir.

Bir Cevap Yazın

Name (*)

E-mail (*)

URI

Message