“ Bakara ” Sığır inek anlamındadır..

Tef­sir Riva­yete Göre Bakara sure­si­nin iniş sebebi:

Medine döne­minde inmiş­tir. Kur’an-ı Kerim’in en uzun sûresi olup 286 âyet­tir. Adını, 67–73. âyet­lerde yer alan “bakara” (sığır) keli­me­sin­den alır. Sûre, İslâm huku­ku­nun ana konu­la­rıyla ilgili pek çok hüküm içermektedir.

( Ayet 1. ) Elif Lâm Mîm.

Kur’an-ı Kerim’de yirmi dokuz sûre­nin başında yer alan bu gibi harf­lere “Hurûf-i mukat­taa” veya “Mukatta’ât” (Arap alfa­be­sin­deki adla­rıyla, tek tek oku­nan harf­ler) denir. Anlam­la­rını kesin ola­rak bil­me­di­ği­miz bu harf­ler üze­rinde tef­sir bil­gin­leri çeşitli görüş­ler belirt­miş­ler­dir. Bun­lar ara­sında, bu harf­le­rin; başında bulun­duğu sûre­nin adı, ya da Allah Teâlâ ile Hz.Peygamber ara­sında birer şifre olduğu görüş­leri ağır­lık kazanmıştır.

( Ayet 3, )  Onlar gaybe

Gayb, söz­lükte görme duyu­suyla algı­la­na­ma­yan şey demek­tir. Kelime, “duyu­la­rın kap­sa­mına gir­me­yen gizli her şey” anla­mında kul­la­nı­lır. Bir şeyin “gayb” oluşu Allah’a göre değil insan­lara göre­dir. Zira Allah’ın ilmi­nin dışında kalan hiç­bir şey yok­tur. Allah’a, melek­lere, ahi­ret gününe, cen­net ve cehen­neme, kadere inan­mak “gaybe iman” konu­ları arasındadır.

( Ayet 6. )  Küfre sap­la­nan­lara gelince, onları uyar­san da, uyar­ma­san da, onlar için bir­dir, inanmazlar

Burada kas­te­di­len, dün­yada kafir ola­rak yaşa­yıp sonunda Ahi­rete de kafir ola­rak inti­kal ede­ceği Allah tara­fın­dan bili­nen inkarcılardır.

( Ayet 13, )  Onlara, “İnsan­la­rın inan­dık­ları gibi siz de ina­nın” denil­di­ğinde ise, “Biz de akıl­sız­lar gibi iman mı ede­lim?” derler.

Âye­tin bu kısmı, “Onlara, insan­la­rın inan­dık­ları gibi siz de ina­nın, denil­di­ğinde ise, “Biz, akıl­sız­la­rın iman ettiği gibi mi iman ede­lim?” der­ler.” şek­linde de ter­cüme edilebilir.

( Ayet 26. ) Allah bir siv­ri­si­neği, ondan daha da ötesi bir var­lığı örnek ola­rak ver­mek­ten çekin­mez. İman eden­ler onun, Rab­le­rin­den (gelen) bir ger­çek oldu­ğunu bilir­ler. Küfre sap­la­nan­lar ise, “Allah örnek ola­rak bununla neyi kas­tet­miş­tir?” der­ler. (Allah) onunla bir çok­la­rını sap­tı­rır, bir çok­la­rını da doğru yola ile­tir. Onunla ancak fasık­ları saptırır.

Fâsık, Allah’a itaat çiz­gi­si­nin dışına çıkan kimse demek­tir. Kelime, Kur’an-ı Kerim’de “kâfir”, “günah­kâr”, “yalancı” ve “kötü­lük yapan” anlam­la­rında kul­la­nıl­mış­tır. Burada “fasık” kâfir anla­mında kul­la­nıl­mak­ta­dır. Allah’ın sap­tır­ması ifa­desi mecazî bir ifa­de­dir. Aslında insan­ları sap­tı­ran, cahil önder­le­riyle şey­tan­dır. Allah bu örneği ver­mekle, aslında ken­di­le­rinde varo­lan sap­kın­lığı ortaya çıkar­mış olmaktadır.

( Ayet 40, ) Ey İsrailoğulları !

İsrâil, Ishak Pey­gam­be­rin oğlu Yakup Peygamberdir.

( Ayet 45, )  Sab­re­de­rek ve namaz kıla­rak (Allah’tan) yar­dım dileyin.

Sabır, insanı olgun­laş­tı­rır, geliş­ti­rir ve güç­len­di­rir. Namaz ise, Allah’a kul­lu­ğun, tes­li­mi­ye­tin ve nimet­lere şük­rün en yük­sek ifade biçimi, aktif ve düzenli bir haya­tın gös­ter­ge­si­dir. Âyette, zor­luk­lar kar­şı­sında insanı hem ruhen hem de dış hayatta güçlü kıla­cak iki temel öge­den yarar­lan­ma­mız tav­siye edilmektedir.

( Ayet 48, )  Öyle bir gün­den sakı­nın ki o gün hiç kimse bir baş­kası adına bir şey öde­ye­mez. Hiç­bir kim­se­den her­hangi bir şefaat kabul olun­maz, fidye alınmaz.

Şefaat, biri­nin bağış­lan­ma­sına ara­cı­lık etmek demek­tir. Kıya­met gününde başta Hz. Pey­gam­ber olmak üzere, Pey­gam­ber ile Allah’ın izin vere­ceği bazı insan­lar ve melek­ler, günah­kâr mü’minlerin affe­dil­me­sini, günah­sız­la­rın dere­ce­le­ri­nin yük­sel­til­me­sini Allah’tan dile­ye­cek­ler­dir. Şefaat talep­le­ri­nin yerine geti­ri­lip geti­ril­me­mesi konu­sunda tak­dir Allah’a aittir.

( Ayet 53. ) Hani, doğru yolu tuta­sı­nız diye Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) ve Furkan’ı vermiştik.

Fur­kan, “Hak ile batılı ayı­ran” anla­mı­na­dır. Burada Mûsâ’ya veri­len emir­ler ve hüküm­ler kastedilmektedir.

( Ayet 54, )  Mûsâ kav­mine dedi ki: “Ey kav­mim! Siz­ler, buza­ğıyı ilah edin­mekle ken­di­nize yazık etti­niz. Gelin yara­tı­cı­nıza tövbe edin de nefis­le­ri­nizi öldürün

Âye­tin bu kısmı “İçi­niz­den buza­ğıya tapan­ları öldü­rün” şek­linde de ter­cüme edilmiştir.

( Ayet 58, )  Hani, “Şu memlekete

Adı geçen mem­le­ke­tin Kudüs veya Erîha olduğu riva­yet edilmiştir.

( Ayet 59. ) Der­ken, onla­rın için­deki zalim­ler, sözü ken­di­le­rine söy­le­nen­den başka şekle sok­tu­lar. Biz de hak­tan ayrıl­ma­ları sebe­biyle o zalim­lere gök­ten bir azap indirdik.

Âyette ifade edi­len bu aza­bın veba gibi kor­kunç bir bula­şıcı has­ta­lık olduğu tef­sir bil­gin­le­rince ifade edilmiştir.

( Ayet 62, )  Şüp­he­siz, ina­nan­lar (Müs­lü­man­lar) ile, Yahu­di­ler, Hıris­ti­yan­lar ve Sâbiîlerden

Sâbi­îler, bazı tef­sir bil­gin­le­rine göre, Yahu­di­lik ile Hıris­ti­yan­lık ara­sında bulu­nan ve tev­hid inan­cına daya­nan bir dinin men­sup­la­rı­dır. İslam âlim­le­ri­nin çoğun­luğu ise bun­la­rın, kitap ehlin­den olma­dı­ğını söy­le­mek­te­dir­ler. Bir riva­yete göre ise Sâbi­îler, Hz. İbrahim’in dinine men­sup kimselerdir.

( Ayet 62, )   (her bir gru­bun kendi şeri­atında) “Allah’a ve ahi­ret gününe ina­nan ve salih amel­ler işle­yen­ler için Rab­leri katında müka­fat var­dır; onlar kor­kuya uğra­ma­ya­cak­lar, mah­zun da olma­ya­cak­lar­dır” (diye hükmedilmiştir).

İslâ­mi­yet ken­din­den önceki din­le­rin hük­münü kal­dır­mış­tır. Bu iti­barla, hangi dine men­sup bulu­nursa bulun­sun, tüm insan­lar İslam’a gir­mekle yüküm­lü­dür­ler. İslâm gel­me­den önceki semavi din­lere men­sup olan­lar­dan Allah’a ve ahi­rete ina­nıp iyi işler yapan­lar, tıpkı İslâ­mi­yette olduğu gibi, kur­tu­luşa ermiş­ler­dir. Bu genel bir kural­dır. Bu âyet bu nok­tayı vur­gu­la­mak­ta­dır. Yoksa İslâ­mi­yet gel­dik­ten sonra, İslamı kabul etme­den, kendi ölçü­leri içinde “Allah’a ve ahi­rete ina­nıp, iyi işler yap­mak” kişiyi kur­tu­luşa erdir­mez. Ben­zer ifa­de­ler için bakı­nız: Mâide sûresi, âyet, 69.

( Ayet 65, )  Şüp­he­siz siz, içi­niz­den Cumar­tesi yasağını

Hz.Mûsâ’nın dinine göre cumar­tesi günü çalış­ma­yıp iba­detle meş­gul olmak bir esastı. İsra­ilo­ğul­la­rı­nın bu esası çiğ­ne­me­leri ile ilgili ola­rak ayrıca bakı­nız: Nisâ sûresi, âyet, 47–54; A’râf sûresi, âyet, 163; Nahl sûresi, âyet, 124.)

( Ayet 66. )  Biz bunu, hem onu gören­lere, hem de sonra gele­cek­lere bir ibret ve Allah’a karşı gel­mek­ten sakı­nan­lara da bir öğüt kıldık.

Bazı tef­sir bil­gin­leri âyette sözü edi­len may­mun­laş­tırma ola­yı­nın tem­sîlî, bazı­ları da ger­çek oldu­ğunu söylemişlerdir.

( Ayet 67. )  Hani Mûsâ kav­mine, “Allah size bir sığır kes­me­nizi emre­di­yor” demişti. Onlar da, “Sen bizimle eğle­ni­yor musun?” demiş­lerdi. Mûsâ, “Ken­dini bil­mez cahil­ler­den olmak­tan Allah’a sığı­nı­rım” demişti.

Tef­sir kay­nak­la­rı­nın aktar­dı­ğına göre, İsra­ilo­ğul­la­rın­dan birisi, zen­gin, fakat çocuğu olma­yan amca­sını, malını elde etmek için öldür­müş, sonra da cesedi bir baş­ka­sı­nın evi­nin önüne bırak­mıştı. Bununla da yetin­me­ye­rek, “Amcamı öldür­dü­ler”, diye ortaya çıkınca, taraf­lar vuruşma nok­ta­sına gel­miş­lerdi. İçle­rin­den biri, “Ne diye bir­bi­ri­mizi öldü­re­ce­ğiz. İşte Allah’ın pey­gam­beri, ona baş­vu­ra­lım”, dedi. Durumu Hz.Mûsâ’ya aktar­dı­lar. Katil bulu­na­ma­yınca Allah Teâlâ onla­rın bir sığır kese­rek, sığı­rın bir par­çası ile ölüye vur­ma­la­rını emretti. Onlar, kesi­lecek sığı­rın nite­lik­le­rini sor­maya baş­la­dı­lar. Niha­yet nite­lik­leri belir­ti­len sığırı bulup kes­ti­ler ve par­ça­sıyla öldü­rü­len şahsa vur­du­lar. Ölü diri­lip, katili haber verdi. İşte, 67–74. âyet­ler bu olayı anlatmaktadır.

( Ayet 75. ) Şimdi, bun­la­rın size ina­na­cak­la­rını mı umu­yor­su­nuz? Oysa içle­rin­den bir takımı, Allah’ın kela­mını din­ler, iyice anla­dık­tan sonra, onu bile bile tah­rif ederlerdi.

Bu âyet Yahu­di­le­rin, kut­sal kitap­ları Tevrat’ı tah­rif ettik­le­rini açık bir ifade ile ortaya koy­mak­ta­dır. Bu ger­çek, Maurice Buca­ille gibi Batı’lı bazı araş­tır­macı bil­gin­lerce de kesin ola­rak ifade edil­miş­tir. Biz­zat Tevrat’ta da bunu doğ­ru­la­yıcı ifa­de­ler yer almak­ta­dır. (Yeremya, 8/8–9)

( Ayet 78, ) Bun­la­rın bir de ümmî

Ümmî, ana­dan doğ­duğu gibi kalan, yani okuma-yazma bil­me­yen kimse demek­tir. Burada din­leri konu­sunda asgari düzeyde bile bil­gisi olma­yan­lar kastedilmiştir.

( Ayet 88. )  “Kalp­le­ri­miz muha­fa­za­lı­dır” dedi­ler. Öyle değil. İnkar­ları sebe­biyle Allah onları lânet­le­miş­tir. Bu yüz­den pek az iman ederler.

Yahu­di­ler, tarih­leri boyunca, ken­di­le­rine gön­de­ri­len pey­gam­ber­lere karşı daima diren­miş­ler, onlara işkence etmiş­ler, onları öldür­müş­ler, olma­dık hile ve ent­ri­ka­lara baş­vur­muş­lardı. Bun­dan son­raki âyet­ler, Yahu­di­le­rin Hz.Peygamber’e karşı da ser­gi­le­dik­leri bu olum­suz tutumu dile getirmektedir.

( Ayet 93, ) Hani, Tûr’u tepe­nize dike­rek siz­den söz almış­tık, “Size ver­di­ği­miz Kitab’a sım­sıkı sarı­lın; ona kulak verin” demiş­tik. Onlar, “Din­le­dik, karşı geldik”

İsra­ilo­ğul­la­rın­dan söz alın­ması konu­sunda bu sûre­nin 63. âye­tine bakınız.

( Ayet 104. ) Ey iman eden­ler! “Râinâ” (bizi gözet) deme­yin, “unzurnâ” (bize bak) deyin ve din­le­yin. Kafir­ler için acıklı bir azap vardır.

Saha­bi­ler, Hz.Peygamber’in nasi­hat­le­rin­den daha çok yarar­lan­mak için ona, “Râinâ (Bizi gözet)”, diyor­lardı. Yahu­di­ler bu ifa­deyi İbranice’de haka­ret ifade eden bir anlamda kullanıyorlardı.Bir başka yoruma göre “râ’inâ” keli­me­sini, Arapça’da “çoba­nı­mız” anla­mına gelecek şekilde “râinâ” diye okuyorlardı.O sebeple âyet, mü’minlerden, “Râinâ” yerine yine, “Bize de bak”, “Bizi de gözet” anla­mın­daki, “Unzurnâ” ifa­de­sini kul­lan­ma­la­rını iste­miş­tir. Âyette, yan­lış anlama çeki­le­bi­lecek keli­me­leri kul­lan­mak­tan sakın­ma­nın adaba uygun oldu­ğuna işa­ret edil­mek­te­dir. Konu ile ilgili ola­rak ayrıca Nisâ sûre­si­nin 46. âye­tine bakınız.

( Ayet 112, ) Hayır, öyle değil! Kim “ihsan”

İhsan, Hz. Pey­gam­be­rin de ifade buyur­duğu gibi “Allah’a, onu görür gibi iba­det etmek” demektir.

( Ayet 113, )  Yahu­di­ler, “Hıris­ti­yan­lar bir temel üze­rinde değil­ler” dedi­ler. Hıris­ti­yan­lar da, “Yahu­di­ler bir temel üze­rinde değil­ler” dedi­ler. Oysa hepsi Kitab’ı

Âyet­teki “Kitap” ile Hz.İsa’yı tas­dik eden Tev­rat ve Hz.Mûsâ’yı tas­dik eden İncil kas­te­dil­mek­te­dir. İki kitap­tan her biri, diğe­rini geti­ren pey­gam­beri tas­dik ettiği için, ikisi bir­den “Kitap” diye zikredilmiştir.

( Ayet 115, )  Doğu da, Batı da (tüm yer­yüzü) Allah’ındır. Nereye döner­se­niz Allah’ın yüzü

Allah’ın yüzü” ifa­desi, mecazi bir anla­tım olup, burada “Allah’ın rah­meti, rızası ve nimeti” demek­tir. Kul, tümüyle Allah’a ait olan yer­yü­zü­nün nere­sinde ve hangi cihe­tinde, ne tür bir taat ve işe girişse, Allah’ın lütuf ve rah­me­tini orada bulur.

( Ayet 116, ) “Allah, çocuk edindi” dediler.

Yahu­di­ler “Uzeyr Allah’ın oğlu­dur”, diyor­lardı. Hıris­ti­yan­lar da İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu inan­cın­da­dır­lar. (Bakı­nız: Tevbe sûresi, âyet, 30.)

( Ayet 125, )  Hani, biz Kâbe’yi insan­lara top­lantı ve güven yeri kıl­mış­tık. Siz de Makam-ı İbrahim’den

Âyette geçen “Makam-ı İbrahim”in ne olduğu konu­sunda tef­sir bil­gin­leri çeşitli görüş­ler belirt­miş­ler­dir. “Hac iba­de­ti­nin yapıl­ması sıra­sında ziya­ret edi­len yer­ler­den biri”, “Kâbe”, “Harem diye bili­nen alan”, “Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşa eder­ken iskele ola­rak kul­lan­dığı ve halkı hacca davet eder­ken üze­rine çık­tığı taşın bulun­duğu alan” şek­lin­deki açık­la­ma­lar bun­lar­dan bazılarıdır.

( Ayet 138. )   “Biz Allah’ın boya­sıyla boyan­mı­şız­dır. Boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kim­dir? Biz ona iba­det eden­le­riz” (deyin).

Hıris­ti­yan­lar, doğan çocuk­la­rını, Hıris­ti­yan­lığı kabul eden­leri ya da bir kili­se­den öbü­rüne geçen­leri vaf­tiz denen bir işlem­den geçi­rir­ler. Vaf­tiz su serp­mek ya da suya batır­mak sure­tiyle yapı­lır. Baba, Oğul ve Ruhu’l-Kudüs adına yapı­lan bu işle­min insanı asli günah­tan kur­ta­ra­ca­ğına, insa­nın adeta yep­yeni bir hayat boya­sına boya­na­ca­ğına ina­nır­lar. Vaf­tiz uygu­la­ma­sı­nın aslı Yahu­di­lik­ten gel­mek­te­dir. Bu âyette, ger­çek kur­tu­lu­şun böyle zahiri ve sem­bo­lik eylem­lerle değil, Allah’ın insan­la­rın fıt­ra­tına yer­leş­tir­diği asli renk olan tev­hid inancı ile müm­kün ola­cağı vurgulanmaktadır.

( Ayet 143, ) Böy­lece, siz­ler insan­lara birer şahit (ve örnek) ola­sı­nız ve Pey­gam­ber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet

Âyet­teki “Orta ümmet” ifa­desi ile, adil, seç­kin, her yönüyle den­geli, hak­tan asla ayrıl­ma­yan, önder, bütün top­lum­larca hakem kabul edi­lecek bir ümmet kasdedilmektedir.

( Ayet 143, ) yap­tık. Her ne kadar Allah’ın doğru yolu gös­ter­diği kim­se­ler­den baş­ka­sına ağır gelse de biz, yönel­mekte oldu­ğun ciheti ancak; Resûl’e tabi olan­larla, geri­sin geriye döne­cek­leri ayırd ede­lim diye kıble yap­tık. Allah ima­nı­nızı boşa çıka­ra­cak değil­dir. Şüp­he­siz, Allah insan­lara çok şef­katli ve çok merhametlidir.

Bu ve daha son­raki üç âyette kıb­le­nin Kudüs’ten Kâbe’ye çev­ril­mesi ile, bu olay üze­rine yahu­di­le­rin çıkar­dık­ları dedi­ko­du­lar dile geti­ri­lip cevaplandırılmaktadır.

( Ayet 144. ) (Ey Muham­med!) Biz senin çok defa yüzünü göğe doğru çevi­rip dur­du­ğunu (vahiy bek­le­di­ğini) görü­yo­ruz. (Merak etme) elbette seni, hoş­nut ola­ca­ğın kıb­leye çevi­re­ce­ğiz. (Bun­dan böyle), yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Ey Müs­lü­man­lar!) Siz de nerede olur­sa­nız olun, (namazda) hep o yöne dönün. Şüp­he­siz ken­di­le­rine kitap veri­len­ler, bunun Rabb­le­rin­den (gelen) bir ger­çek oldu­ğunu elbette bilir­ler. Allah onla­rın yap­tık­la­rın­dan haber­siz değildir.

Hz.Peygamber, Hicri ikinci yılın orta­la­rına kadar namaz­larda Kudüs cihe­tine yöne­li­yor, fakat hep Kâbe’ye yönelme emri­nin gel­me­sini bek­li­yordu. Bir ikindi namazı sıra­sında Allah Teâlâ Kâbe’ye doğru yönel­me­sini emretti. Kudüs’e doğru yöne­le­rek baş­la­nan bu namaz Kâbe’ye yöne­le­rek tamam­landı. Bu ola­yın geç­tiği yerde yapı­lan mes­cit, bugün “Mescid-i Kıb­le­teyn”, yani iki kıb­leli mes­cit diye anılmaktadır.

( Ayet 146. ) Ken­di­le­rine kitap ver­dik­le­ri­miz onu (Pey­gam­beri) oğul­la­rını tanı­dık­ları gibi tanır­lar. Böyle iken içle­rin­den bir takımı bile bile ger­çeği gizlerler.

Yahu­di­ler ve hıris­ti­yan­lar Hz. Peygamber’e ait özel­lik­leri kendi kut­sal kitap­la­rında oku­ya­gel­dik­le­rin­den onu özel­lik­le­riyle çok iyi tanı­yor­lardı. Âyette, yahu­di­le­rin ve hıris­ti­yan­la­rın Hz. Peygamber’i inkar etme­le­ri­nin bil­gi­siz­lik­ten değil, inat­tan kay­nak­lan­dı­ğına işa­ret edilmektedir.

( Ayet 153. )  Ey iman eden­ler! Sab­re­de­rek ve namaz kıla­rak Allah’tan yar­dım dile­yin. Şüphe yok ki Allah sab­re­den­lerle beraberdir.

Sabır, insanı ruhen olgun­laş­tı­rır, geliş­ti­rir ve güç­len­di­rir. Namaz ise, Allah’a kul­lu­ğun, tes­li­mi­ye­tin ve nimet­lere şük­rün en yük­sek ifade biçimi ve aktif, düzenli bir haya­tın gös­ter­ge­si­dir. Âyette zor­luk­lar kar­şı­sında insanı hem ruhen hem de dış hayatta güçlü kıla­cak iki temel öğe­den yarar­lan­ma­mız tav­siye edilmektedir.

( Ayet 154. )  Allah yolunda öldü­rü­len­lere “ölü­ler” deme­yin. Hayır, onlar diri­dir­ler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.

Âyette şehit­lik mer­te­be­si­nin yüce­liği vur­gu­lan­mak­ta­dır. Aynı anlamda bir ifade için Âl-i İmran sûre­si­nin 169. âye­tine bakınız.

( Ayet 159. ) İndir­di­ği­miz apa­çık delil­leri ve hida­yeti Kitap’ta açık­la­ma­mız­dan sonra onları giz­le­yen­ler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet etme konu­munda olan­lar lanet eder.

Lanet etme konu­munda olan­la­rın, Allah, melek­ler ve insan­lar olduğu, bu sûre­nin 161. âyeti ile, Âl-i İmran sûre­si­nin 87. âye­tinde açıklanmıştır.

( Ayet 163. )  Sizin ila­hı­nız bir tek ilah­tır. Ondan başka ilah yok­tur. O Rahmân’dır, Rahîm’dir.

Rah­mân” ve Rahîm” keli­me­le­ri­nin anlam­ları için Fâtiha sûre­si­nin ikinci âye­ti­nin dip­no­tuna bakınız.

( Ayet 170. ) Onlara, “Allah’ın indir­di­ğine uyun!” denil­di­ğinde, “Hayır, biz, ata­la­rı­mızı üze­rinde bul­du­ğu­muz (yol)a uya­rız!” der­ler. Peki ama, ata­ları bir şey anla­ma­yan, doğru yolu bula­ma­yan kim­se­ler olsa­lar da mı (onla­rın yoluna uyacaklar)?

Âyette, yap­tık­ları işin yan­lış­lı­ğına ve çir­kin­li­ğine akıl erdi­re­me­den, ata­la­rı­nın inanç­la­rını körü körüne tak­lid eden müş­rik­ler kınanmaktadır.

( Ayet 173. ) Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan baş­kası adına kesi­leni haram kıldı. Ama kim mec­bur olur da, istis­mar etmek­si­zin ve zaru­ret ölçü­sünü aşmak­sı­zın yemek zorunda kalırsa, ona günah yok­tur. Şüp­he­siz, Allah çok bağış­la­yan­dır, çok mer­ha­met edendir.

İslâm’da zaru­ret­le­rin mah­zur­ları orta­dan kal­dır­dı­ğına en güzel delil bu âyette ifa­de­sini bulur. Bir haramı helal say­ma­mak ve haddi aşma­mak kay­diyle bazen zaru­ret mik­ta­rınca, yasak bir iş işle­ne­bi­lir. Yen­mesi haram olan şey­ler ile ilgili ola­rak ayrıca bakı­nız: Nahl sûresi, âyet, 115.

( Ayet 174. )  Allah’ın indir­diği kitap­tan bir kıs­mını giz­le­yip onu az bir bedel ile deği­şen­ler (var ya); işte onlar karın­la­rına ateş­ten başka bir şey dol­dur­mu­yor­lar. Kıya­met günü Allah onlarla ne konu­şa­cak, ne de onları arı­ta­cak­tır. Onlar için elem dolu bir azap vardır.

Son pey­gam­ber Hz.Muhammed’in nite­lik ve özel­lik­leri Tevrat’ta belir­til­mişti. Yahudi haham­ları bun­ları giz­le­di­ler. Böy­lece hem ken­di­leri, hem de kavim­leri sap­mış oldu. Bu değer­len­dir­meye göre âyette geçen kitap­tan kasıt Tev­rat; giz­le­dik­le­rin­den kasıt da Hz. Pey­gam­be­rin nite­lik­le­ri­dir. Ancak Allah’ın kita­bında yer alan her­hangi bir hükmü giz­le­meye yöne­lik her tür niyet ve teşeb­büs bu kate­go­ride değerlendirilir.

( Ayet 178. ) Ey iman eden­ler! Öldü­rü­len­ler hak­kında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edi­lir. Ancak öldü­ren kimse, kar­deşi (öldü­rü­le­nin vârisi, velisi) tara­fın­dan affe­di­lirse, aklın ve dinin gerek­le­rine uygun yol izle­mek ve güzel­likle diyet öde­mek gere­kir. Bu, Rab­bi­niz­den bir hafif­letme ve rah­met­tir. Bun­dan sonra teca­vüzde bulu­nana elem dolu bir azap vardır.

Kısas, aynıyla kar­şı­lık ver­mek demek­tir. İslâm huku­kunda ise, kas­ten ve hak­sız yere bir kim­se­nin canına kıyma ya da bede­nine veya uzvuna zarar verme suç­la­rını işle­yen kim­se­le­rin, ver­dik­leri zara­rın aynıyla ceza­lan­dı­rıl­ma­ları demek­tir. Bu âyette kısas, “cana can” kura­lını ifade etmek­te­dir. Mâide sûre­si­nin 45. âyeti, kısasa tabi suç­ları top­luca belirt­mek­te­dir. İlgili şah­sın vaz­geç­mesi halinde kısas diyete dönü­şür. Hıris­ti­yan­lıkta adam öldü­re­nin affe­dil­mesi, Yahu­di­likte ise, mut­laka kısasa tabi tutul­ması esastı. İslâm, diyet uygu­la­ması ile orta yolu getir­miş oldu.

( Ayet 180. ) Siz­den biri­nize ölüm gelip çat­tığı zaman, eğer geride bir hayır (mal) bırak­mışsa, anaya, babaya ve yakın akra­baya meşru bir tarzda vasi­yette bulun­ması –Allah’a karşı gel­mek­ten sakı­nan­lar üze­rinde bir hak ola­rak– size farz kılındı.

Vasi­yetle ilgili bu emir henüz mirasla ilgili kural­lar açık­lan­ma­dan önce veril­mişti. Amaç ise varis­leri ada­let­siz­lik­ten koru­maktı. Daha sonra, mirasla ilgili hüküm­ler Nisâ sûre­sinde açıklandı.

( Ayet 184, )  Oruç, sayılı gün­ler­de­dir. Siz­den kim hasta, ya da yol­cu­lukta olursa, tuta­ma­dığı gün­ler sayı­sınca başka gün­lerde tutar. Oruca gücü yet­me­yen­ler ise bir yok­sul doyumu fidye verir.

Rama­zan orucu, ergen­lik çağına ulaş­mış, akıllı her müs­lü­mana farz­dır. Has­ta­lık, yol­cu­luk, kadın­lara has özel hal­ler gibi meşru sebep­lerle Rama­zan ayında oruç tuta­ma­yan­lar bu oruç­ları şart­la­rın elve­rişli olduğu başka zaman­larda kaza eder­ler. Maze­ret­siz ola­rak oruç tut­ma­yan­lar büyük günah işle­miş olur­lar. Aşırı yaş­lı­lar ya da iyi­leş­mez has­ta­lar, bu sebeple oruç tuta­maz­lar ve bu oruç­ları kaza etmek­ten de ümit keser­lerse, oruç­suz geçi­ri­len her gün için bir fidye verir­ler. Fidye tıpkı fıtır sada­kası gibi, bir fakiri bir gün doyur­mak ya da bunun bede­lini vermektir.

( Ayet 187, ) Oruç gece­sinde kadın­la­rı­nıza yak­laş­mak size helal kılındı.

Tef­sir kay­nak­la­rı­nın aktar­dı­ğına göre, oru­cun farz kılın­dığı ilk dönem­lerde müs­lü­man­lar, oruç tuta­cak­ları zaman sadece güneş batı­mın­dan yatsı nama­zını kılın­caya ya da uyu­yun­caya kadar yiyip içe­bi­li­yor­lar; cin­sel iliş­kide bulu­na­bi­li­yor­lardı. Kısaca imsak, yatsı nama­zın­dan ya da uykuya dalın­ma­sın­dan iti­ba­ren baş­lardı. Âyette, yatsı nama­zın­dan ya da uyku­dan sonra cin­sel iliş­ki­nin oruca engel olma­dığı vurgulanmaktadır.

( Ayet 187, ) Onlar, size örtü­dür­ler, siz de onlara örtüsünüz.

Âye­tin bu kıs­mında, güçlü bir anla­tım üslubu içinde, karı koca ara­sın­daki iliş­ki­nin tabi­atı ortaya kon­mak­ta­dır. Elbise ve örtü insanı nasıl soğuk­tan ve sıcak­tan korur, kusur­la­rını örterse, eşler de bir­bir­le­rine karşı öyle koru­yucu, kol­la­yıcı ve bağlı olacaklardır.

( Ayet 189, ) Sana, hilal­leri soru­yor­lar. De ki: “Onlar, insan­lar ve hac için vakit ölçüleridir.

Hz.Peygamber’e, “Hilal niçin önce iplik gibi ince­cik görü­nü­yor, sonra kalın­la­şıp niha­yet daire şek­lini alı­yor?” diye soru yönel­til­mişti. Âye­tin bu kıs­mında söz konusu soruya, ayın hare­ket­le­ri­nin zaman tayi­ninde, özel­likle hac, oruç ve zekat gibi iba­det­le­rin vakit­le­ri­nin belir­len­me­sinde kıs­tas olduğu ifade edi­le­rek cevap veril­mek­te­dir. Aynı konuya Yûnus sûre­si­nin 5. âyeti ile İsra sûre­si­nin 12. âye­tinde de değinilmektedir.

( Ayet 189, )  İyi­lik, evlere arka­la­rın­dan gir­me­niz değil­dir. Ama iyi dav­ra­nış, takva sahibi (Allah’a karşı gel­mek­ten sakı­nan) insa­nın dav­ra­nı­şı­dır. Evlere kapı­la­rın­dan girin. Allah’a karşı gel­mek­ten sakı­nın ki kur­tu­luşa eresiniz.

Cahi­liye dev­rinde Arap­lar ihramlı bulun­duk­ları zaman evle­rine, arka taraf­tan açtık­ları bir delik­ten girer­ler ve bunu iyi bir dav­ra­nış sayarlardı.Ayet onla­rın bu uygu­la­ma­la­rı­nın anlam­sız oldu­ğunu, ger­çek iyi­li­ğin takva (Allah’a karşı gel­mek­ten sakınma) esasna dayalı dav­ra­nış­lar oldu­ğunu vurguluyor.

( Ayet 190, ) Sizinle sava­şan­lara karşı Allah yolunda siz de sava­şın. Ancak aşırı gitmeyin.

Aşırı git­me­yin” ifa­de­siyle, mec­bur kal­ma­dıkça savaşa giril­me­mesi, savaş kaçı­nıl­maz hale gelince de savaşta çocuk­lara, kadın­lara, yaş­lı­lara ve savaşla ilgisi olma­yan diğer sivil­lere zarar veril­me­mesi, işken­ce­den sakı­nıl­ması… gibi husus­lar kastedilmektedir.

( Ayet 194, ) Haram ay, haram aya karşılıktır.

Haram ay, saygı duyul­ması gere­ken bir zaman dilimi olduğu için sava­şın yasak olduğu ay demek­tir. Haram aylar, Zil­kade, Zil­hicce, Muhar­rem ve Recep olmak üzere dört­tür. İslâm’da haram ay uygu­la­ması kaldırılmıştır.

( Ayet 194, )  Hür­met­ler (saygı gös­te­ril­mesi gere­ken şey­ler) kısas kura­lına tabi­dir. O halde kim size sal­dı­rırsa, size sal­dır­dığı gibi siz de ona sal­dı­rın, (fakat ileri git­me­yin). Allah’a karşı gel­mek­ten sakı­nın ve bilin ki, Allah ken­dine karşı gel­mek­ten sakı­nan­larla beraberdir.

Bu âyette haram aylarda ken­di­le­rine savaş açıl­ması halinde müs­lü­man­la­rın da bu aylarda muka­be­lede bulu­na­bi­le­cek­leri ifade edil­mekte, ayrıca bu hükmü de içe­recek şekilde genel kısas pren­sibi getirilmektedir.

( Ayet 197, )  Hac (ayları), bili­nen aylardır.

Hac ayları, Şev­val, Zil­kade ve Zil­hicce ayı­nın ilk on günüdür.

( Ayet 198, ) (Hac mev­si­minde tica­ret yapa­rak) Rab­bi­ni­zin lütuf ve kere­mini iste­mekte size bir günah yok­tur. Arafat’tan ayrı­lıp (sel gibi Müzdelife’ye) akın etti­ği­nizde Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin

Meş’ar-i Haram, Müzdelife’de bir yer­dir. Müz­de­life vak­fe­si­nin burada yapıl­ması sünnettir.

( Ayet 200. ) Hac iba­de­ti­nizi bitir­di­ği­nizde, artık (cahi­liye döne­minde) ata­la­rı­nızı andı­ğı­nız gibi, hatta ondan da kuv­vetli bir anışla Allah’ı anın. İnsan­lar­dan, “Ey Rab­bi­miz! Bize (vere­ce­ğini) bu dün­yada ver” diyen­ler var­dır. Bun­la­rın ahi­rette bir nasibi yoktur.

Tef­sir kay­nak­la­rında ifade edil­di­ğine göre, İslâm’dan önce müş­rik­ler hac işlem­le­rini tamam­la­dık­tan sonra Müzdelife’de otu­rur, ata­la­rını anar, onlara ve ken­di­le­rine ait başa­rı­larla öğü­nür­lerdi. Bu âyette, müs­lü­man­lara, müş­rik­le­rin bu ade­tine uyma­ma­ları ve Allah’ı çok anma­ları hatırlatılmaktadır.

( Ayet 203. ) Sayılı günlerde

Sayılı gün­ler”, teş­rik gün­le­ri­dir. Teş­rik gün­leri ise, Zil­hicce ayı­nın, 9,10,11,12 ve 13. günleridir.

( Ayet 217. )  Sana haram ayda savaş­mayı soru­yor­lar. De ki: “O ayda savaş büyük bir günah­tır. Allah’ın yolun­dan alı­koy­mak, onu inkar etmek, Mescid-i Haram’ın ziya­re­tine engel olmak ve hal­kını ora­dan çıkar­mak Allah katında daha büyük günah­tır. Zulüm ve baskı ise adam öldür­mek­ten daha büyük­tür. Onlar, güç yeti­re­bil­se­ler, sizi dini­niz­den dön­dü­rün­ceye kadar sizinle savaş­maya devam eder­ler. Siz­den kim dinin­den döner de kafir ola­rak ölürse öyle­le­rin bütün yapıp ettik­leri dün­yada da, ahi­rette de boşa git­miş­tir. Bun­lar cehen­nem­lik­ler­dir, orada sürekli kalacaklardır.

Hz.Peygamber, Hic­re­tin ikinci yılında, Bedir sava­şın­dan iki ay kadar önce, Kureyş’in duru­munu tes­pit etmek üzere Abdul­lah b.Cahş komu­ta­sında sekiz kişi­lik bir müf­reze görev­len­dir­mişti. Müf­reze, Bat­nı­nahle mev­ki­ine gelince, Kureyş’e ait bir ker­vana sal­dırdı. Bir kişiyi öldü­rüp iki kişiyi de esir ala­rak Medine’ye gel­di­ler. Hz.Peygamber, izni olmak­sı­zın giri­şi­len bu işe çok üzüldü. Ola­yın, Cema­zi­ye­la­hi­rin son günü mü, yoksa haram ay olan Recep’in ilk günü mü olduğu kesin değildi. Yahu­di­ler ve müş­rik­ler, “Muham­med haram ayda sava­şı­yor”, diye pro­pa­gan­daya baş­la­dı­lar. İşte âyet, bu konuyu gün­deme geti­re­rek haram ayda savaş­ma­nın günah oldu­ğunu, ama müş­rik­le­rin bun­dan daha ağır suç­lar işle­ye­rek, insan­ları Allah yolun­dan alı­koy­duk­la­rını, onu inkar ettik­le­rini, Kâ’be’yi ziya­rete engel olup, zulüm ve baskı yap­tık­la­rını onlara hatırlatmaktadır.

( Ayet 219. ) Sana içkiyi ve kumarı sorar­lar. De ki: “Onlarda hem büyük günah, hem de insan­lar için (bazı zahiri) yarar­lar var­dır. Ama günah­ları yarar­la­rın­dan büyük­tür.” Yine sana Allah yolunda ne har­ca­ya­cak­la­rını soru­yor­lar. De ki: “İhti­yaç­tan arta kalanı.” Allah size âyet­leri böyle açık­lı­yor ki düşünesiniz

Bu âyet, içki ile ilgili ola­rak inen ikinci âyet­tir. Bu konuda nazil olan ilk âyet ise Nahl sûresi, 67. âyet­tir. İçki daha sonra Nisâ sûresi, âyet, 43 ve Mâide sûresi, âyet, 90 ile ted­rici ola­rak ve kesin­likle haram kılınmıştır.

( Ayet 222. ) Sana kadın­la­rın ay halini sorar­lar. De ki: “O bir eza­dır (rahat­sız­lık­tır). Ay halinde kadın­lar­dan uzak durun. Temiz­le­nin­ceye kadar onlara yak­laş­ma­yın. Temiz­len­dik­leri vakit, Allah’ın size emret­tiği yer­den onlara yak­la­şın. Şüp­he­siz Allah çok tövbe eden­leri sever, çok temiz­le­nen­leri sever.”

Âyette, kadın­la­rın âdet hal­leri “ezâ” diye nite­len­di­ril­miş­tir. Âdet sıra­sında kadın­lar has­ta­lığa daha çok yakın­dır­lar. O gün­lerde onlara yak­laş­ma­mak gere­kir. Burada söz konusu olan cin­sel ilişkidir.

( Ayet 235, ) (Vefat iddeti bek­le­mekte olan) kadın­lara ken­di­leri ile evlen­mek iste­di­ği­nizi üstü kapalı ola­rak anlat­ma­nızda veya bu iste­ği­nizi içi­nizde sak­la­ma­nızda sizin için bir günah yok­tur. Allah bili­yor ki siz onlara (bunu er geç mut­laka) söy­le­ye­cek­si­niz. Meşru söz­ler söy­le­me­niz dışında sakın onlarla giz­li­den giz­liye buluşma yönünde söz­leş­me­yin. Bek­leme müd­deti bitin­ceye kadar da nikah yap­maya kalkışmayın.

Boşa­nan ya da kocası ölen kadı­nın yeni­den evle­ne­bil­mesi için dinen bek­le­mesi gere­ken süreye “iddet” denir. Kocası ölen kadı­nın iddeti dört ay on gün­dür. Boşa­nan kadın ise üç ay hali bek­ler. Eğer boşa­nan kadın ay hali gör­mü­yorsa iddeti üç aydır. Hamile kadı­nın iddeti de çocu­ğunu dün­yaya getir­me­siyle sona erer.

( Ayet 236. ) Ken­di­le­rine el sür­me­den ya da mehir belir­le­me­den kadın­ları boşar­sa­nız size bir günah yok­tur. (Bu durumda) –eli geniş olan gücüne göre, eli dar olan da gücüne göre olmak üzere– onlara, aklın ve dinin gerek­le­rine uygun ola­rak müt’a verin. Bu iyi­lik yapan­lar üze­rinde bir borçtur.

Müt’a, yarar­lan­dır­mak ve yarar­la­nı­lan şey demek­tir. Terim ola­rak ise mehir belir­len­mek­si­zin kıyı­lan nikah­tan sonra, cin­sel ilişki ve “halvet”te bulun­ma­dan boşa­nan kadına, boşa­yan tara­fın­dan veril­mesi gere­ken, giyim eşyası, mal, ya da bun­la­rın kar­şı­lı­ğı­dır. Müt’anın mik­ta­rını, bununla yükümlü kim­se­nin mali durumu belirler.

( Ayet 238. ) Namaz­lara ve orta namaza devam edin. Allah’a gönül­den boyun eğe­rek namaza durun.

Âyette geçen “orta namaz”ın sabah, öğle ve ikindi namazı olduğu şek­linde çeşitli görüş­ler var­dır. Ancak kuv­vetli görüş, bu nama­zın ikindi namazı olduğu görüşüdür.

( Ayet 248, ) Pey­gam­ber­leri onlara şöyle dedi: “Onun hüküm­dar­lı­ğı­nın ala­meti size o san­dı­ğın gelmesidir.

Riva­yete göre söz konusu san­dık Tevrat’ın içinde bulun­duğu san­dık­tır. İsra­ilo­ğul­la­rı­nın isyanı üze­rine bu san­dık elle­rin­den çıkmıştı.

( Ayet 253. ) İşte pey­gam­ber­ler! Biz onla­rın bir kıs­mını bir kıs­mına üstün kıl­dık. İçle­rin­den, Allah’ın konuş­tuk­ları var­dır. Bir kıs­mı­nın da dere­ce­le­rini yük­selt­miş­tir. Mer­ye­moğlu İsa’ya ise açık delil­ler ver­dik ve onu Ruhu’l-Kudüs (Ceb­rail) ile des­tek­le­dik. Eğer Allah dile­seydi, bun­la­rın arka­sın­dan gelen (millet)ler, ken­di­le­rine apa­çık delil­ler gel­dik­ten sonra, bir­bir­le­rini öldür­mez­lerdi. Fakat ayrı­lığa düş­tü­ler. Onlar­dan ina­nan­lar da vardı, inkar eden­ler de. Yine Allah dile­seydi, bir­bir­le­rini öldür­mez­lerdi. Lakin Allah dile­di­ğini yapar.

Yani Allah yap­mayı irade ve tak­dir etti­ğini mut­laka yapar. Ancak bu irade ve tak­dir, kulun kendi ira­de­sini kul­la­na­cağı yönde ger­çek­le­şir. Bu sebep­ten kul­la­rın hür ira­desi üze­rinde ilahi bir baskı söz konusu değildir.

 

( Ayet 255, )  Allah ken­di­sin­den başka hiç­bir ilah olma­yan­dır. Diri­dir, kayyumdur.

Kay­yûm, “var­lığı ken­din­den, kendi ken­dine yeterli, yarat­tık­la­rına hakim ve onları koru­yup göze­ten” demektir.

( Ayet 255, )   Onu ne bir uyuk­lama tuta­bi­lir, ne de bir uyku. Gök­ler­deki her şey, yer­deki her şey onun­dur. İzni olmak­sı­zın onun katında şefa­atte bulu­na­cak kimdir?

Şefaat ile ilgili ola­rak bakı­nız: Bakara sûresi, âyet, 48.

( Ayet 255, )   O, kul­la­rın önle­rin­de­ki­leri ve arka­la­rın­da­ki­leri (yap­tık­la­rını ve yapa­cak­la­rını) bilir. Onlar onun ilmin­den, ken­di­si­nin dile­diği kada­rın­dan başka bir şey kav­ra­ya­maz­lar. Onun kür­süsü bütün gök­leri ve yeri kap­la­yıp kuşat­mış­tır. (O, gök­lere, yere, bütün evrene hük­met­mek­te­dir.) Gök­leri ve yeri koru­yup gözet­mek ona güç gel­mez. O, yüce­dir, büyüktür.

Bu âyet, Âyetü’l-Kürsî (kürsü âyeti) diye adlan­dı­rı­lır. “Kürsü”, Allah’ın kud­ret ve aza­meti, onun her şeyi kap­sa­yan ilmi demek­tir. Âyette, Allah Teâlâ kendi zatı­nın çok veciz bir tanı­mını yap­mak­ta­dır. Kitab-ı Mukaddes’te yan­lış ve tah­rif edil­miş bir biçimde anla­tı­lan Allah, burada nasıl ise öyle tarif edil­mek­te­dir. O, yerde, gökte ve ikisi ara­sında olan her şeyin sahibi ve mali­ki­dir. Hiç kimse haki­mi­ye­tinde, oto­ri­te­sinde, mül­künde ve yöne­ti­minde ona ortak değil­dir. Hiç­bir şey ona rakip ve eş ola­maz. O mut­lak ilim ve irade sahi­bi­dir. Ona hiç­bir var­lık güç yeti­re­mez. O bütün evre­nin sahibi, yöne­ti­cisi ve hâkimidir.

( Ayet 256. ) Dinde zor­lama yok­tur. Çünkü doğ­ru­luk sapık­lık­tan iyice ayrıl­mış­tır. O halde kim tâğûtu tanı­ma­yıp Allah’a ina­nırsa, kop­mak bil­me­yen sapa­sağ­lam bir kulpa yapış­mış­tır. Allah, hak­kıyla işi­ten­dir, hak­kıyla bilendir.

Din, inanç esas­la­rını ve buna bağlı ola­rak yaşa­nan hayat tar­zını ifade eder. Buna göre İslâm, iman ve hayat tarzı ola­rak hiç kim­seye zorla kabul etti­ri­le­mez. Tağut söz­lük anla­mıyla sınırı aşan demek­tir. Kur’an’da kul­la­nıl­dığı şek­liyle kelime, “şey­tan”, “nefis”, “put­lar”, “sihir­baz­lar” gibi çeşitli şekil­lerde yorum­lan­mış­tır. Kısaca “Tağut” insan­ları azdı­ran, sap­tı­ran şey­le­rin hep­sini ifade eder.

( Ayet 259. ) Yahut altı üstüne gel­miş (ıpıs­sız duran) bir şehre uğra­yan kim­seyi gör­me­din mi? O, “Allah, burayı ölü­mün­den sonra nasıl diril­tecek (acaba)?” demişti. Bunun üze­rine, Allah onu öldü­rüp yüz­yıl ölü bıraktı, sonra diriltti ve ona sordu: “Ne kadar (ölü) kal­dın?” O, “Bir gün veya bir gün­den daha az kal­dım” diye cevap verdi. Allah şöyle dedi: “Hayır, yüz sene kal­dın. Böyle iken yiye­ce­ğine ve içe­ce­ğine bak, henüz bozul­ma­mış. Bir de eşe­ğine bak! (Böyle yap­ma­mız) seni insan­lara ibret bel­gesi kıl­ma­mız için­dir. (Eşe­ğin) kemikler(in)e de bak, nasıl onları bir araya geti­ri­yor, sonra onlara nasıl et giy­di­ri­yo­ruz?” Ken­di­sine bütün bun­lar apa­çık belli olunca, şöyle dedi: “Şimdi, bili­yo­rum ki; şüp­he­siz Allah’ın gücü her şeye hak­kıyla yeter.”

Bu âyette ölüm­den sonra diri­lişi merak eden kim­se­nin mü’min biri olduğu anla­şı­lı­yor. Bu konuda Üzeyr, Yeremya veya Hıdır isim­leri zik­re­di­lir. Burada vur­gu­la­nan şey, Allah’ın diril­tici kud­re­ti­nin etkin­li­ğini gör­mek, onun ölüm­den sonra diri­lişi mut­laka ger­çek­leş­ti­re­ce­ğine inanmaktır.

( Ayet 266. )  Her­hangi biri­niz ister mi ki, içe­ri­sinde her türlü mey­veye sahip bulun­duğu, için­den ırmak­lar akan, hurma ve üzüm ağaç­la­rın­dan olu­şan bir bah­çesi olsun; hima­yeye muh­taç çocuk­ları var iken ihti­yar­lık gelip ken­di­sine çat­sın; der­ken bağı ateşli (yıl­dı­rımlı) bir kasırga vur­sun da orası yanı­ver­sin? Allah düşü­ne­si­niz diye size âyet­le­rini böyle açıklıyor.

Bu âyette, yap­tık­ları iyi­lik­leri başa kakıp gönül yıkan­la­rın durumu anla­tıl­mak­ta­dır. Yıl­dı­rımlı bir kasırga, göz alıcı bir bağı nasıl yakıp yıkarsa, onla­rın bu tutumu da, öylece yap­tık­ları iyi­lik­leri boşa çıkaracaktır.

( Ayet 268, )  Şey­tan sizi fakir­likle korkutur

Fakir düşe­ce­ği­nizi söy­le­ye­rek, sadaka ver­mek­ten uzak dur­ma­nızı ister.

( Ayet 269, )  Allah hikmeti

Hik­met, neyin doğru neyin yan­lış oldu­ğunu anla­maya yara­yan derin ve yararlı bilgi demek­tir. Hz. Pey­gam­ber yararlı bilgi iste­meyi tav­siye etmiş, biz­zat ken­disi de Allah’tan bu dilekte bulunmuştur.

( Ayet 276. ) Allah, faiz malını mah­ve­der, sada­ka­ları ise artı­rır (bere­ket­len­di­rir). Allah hiç­bir günah­kâr nan­körü sevmez.

Burada “sadakalar”dan mak­sat hem farz olan zekat hem de nafile ola­rak Allah yolunda yapı­lan bağış­lar­dır. Âyet-i kerime, hem sada­ka­la­rın seva­bı­nın kat kat ola­ca­ğını hem de sada­kası veri­len mal­la­rın bere­ket­len­di­ri­lip artı­rı­la­ca­ğını ifade etmektedir.

( Ayet 282, )  Ey iman eden­ler! Belli bir süre için bir­bi­ri­nize borç­lan­dı­ğı­nız zaman bunu yazın. Ara­nızda bir yazıcı ada­letle yaz­sın. Yazıcı, Allah’ın ken­di­sine öğret­tiği şekilde yaz­mak­tan kaçın­ma­sın, (her şeyi olduğu gibi dos­doğru) yaz­sın. Üze­rinde hak olan (borçlu) da yaz­dır­sın ve Rabbi olan Allah’tan kor­kup sakın­sın da borç­tan hiç­bir şeyi eksik etme­sin (hep­sini tam yaz­dır­sın). Eğer borçlu, aklı erme­yen, veya zayıf bir kimse ise, ya da yaz­dı­ra­mı­yorsa, velisi ada­letle yaz­dır­sın. (Bu işleme) şahit­lik­le­rine güven­di­ği­niz iki erkeği; eğer iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadını şahit tutun. Bu, onlar­dan biri unu­ta­cak olursa, diğe­ri­nin ona hatır­lat­ması için­dir. Şahit­ler çağı­rıl­dık­ları zaman (gel­mek­ten) kaçın­ma­sın­lar. Az olsun, çok olsun, borcu süre­sine kadar yaz­mak­tan usan­ma­yın. Bu, Allah katında ada­lete daha uygun, şahit­lik için daha sağ­lam, şüp­heye düş­me­me­niz için daha elve­riş­li­dir. Yal­nız, ara­nızda hemen alıp ver­di­ği­niz peşin tica­ret olursa, onu yaz­ma­ma­nız­dan ötürü üze­ri­nize bir günah yok­tur. Alış-veriş yap­tı­ğı­nız zaman da şahit tutun. Yazana da, şahide de bir zarar verilmesin.

Âye­tin bu kısmı “Ne yazıcı ne de şahid (ada­let­ten ayrı­la­rak hak sahip­le­rine) zarar ver­me­sin­ler” şek­linde de ter­cüme edilebilir.

 ( Ayet 282, ) Eğer aksini yapar­sa­nız, bu sizin için günah­kârca bir dav­ra­nış olur. Allah’a karşı gel­mek­ten sakı­nın. Allah size öğre­ti­yor. Allah her şeyi hak­kıyla bilendir.

Bu âyette, borç ve alış veriş işlem­le­rinde anlaş­maz­lık çık­ma­sını önle­yecek, taraf­la­rın hak­sız­lığa uğra­ma­ma­sını sağ­la­ya­cak bel­ge­len­dirme, şahit tutma ve rehin gibi önlem­le­rin alın­ması isten­mek­te­dir. Bu uygu­la­ma­la­rın ne şekilde ger­çek­leş­ti­ri­le­ceği konu­sunda ayrın­tı­lara kadar inil­miş olması konuya veri­len önemi gös­ter­mesi bakı­mın­dan dik­kat çeki­ci­dir. Ancak pren­sip, işle­min sağ­lama alın­ması olmakla bera­ber kar­şı­lıklı güven duy­gu­su­nun da önemli bir unsur olduğu ve bunun kötüye kul­la­nıl­ma­ması gerek­tiği vurgulanmaktadır.

Bakara Sure­si­nin Meali; Ulu­dağ üni­ver­si­tesi islam Hukuku öğre­tim üyesi Prof . Dr. Hamdi DÖNDÜREN tara­fın­dan hazır­lan­mış­tır ve Ahmed Deniz tara­fın­dan oku­nup ses­len­di­ril­miş­tir. Oku­du­ğu­nuz Tef­sir Riva­yet bölümü Diya­net işleri baş­kan­lığı site­sin­den alın­mış­tır. Sesli Bakara sure­sini mp3 for­ma­tında Cep tele­fo­nu­nuza indi­re­bi­lir ayrıca Görün­tülü vide­osunu da bedava bil­gi­sa­ya­rı­nıza indirebilirsiniz. Cep Tele­fonu için MP3 For­ma­tında ücret­siz 3. Cüz indir.indir mp3 Bakara Suresi Meali Cep Tele­fonu için MP3 For­ma­tında ücret­siz 2. Cüz indir.indir mp3 Bakara Suresi Meali Bil­gi­sa­yar için kali­teli For­matta bedava 3. Cüz indir.indir mp3 Bakara Suresi Meali Bil­gi­sa­yar için kali­teli For­matta bedava 2. Cüz indir.indir mp3 Bakara Suresi Meali

 

4 Responses to “Bakara Suresi Meali”

  • say­fada hata veri­yor bazı ayet sure­leri indir­mi­yor eksik olmu­yor tüm ayet­leri indi­re­mi­yo­ruz lüt­fen düzel­tin eli­nize ağzı­nıza sağ­lık hocam .

    • Yoru­mu­nuz üzere tek­rar kont­rol ettim ancak bir hata ile kar­şı­la­şa­ma­dım, indir­mesi sorunlu olan sure adını bil­di­rir­se­niz tek­rar kont­rol ede­lim. Allah yar­dım­la­rı­nız­dan dolayı siz­den razı olsun…

  • eli­nize sağ­lık ayet­leri hazır­la­yan lara fakat bazı ayet­ler hata veri­yor inmi­yor lüt­fen yar­dım edi­niz 5 ayet inmi­yor bakara suresi fatiha ali imran nisa

  • Bil­dir­di­ği­niz sure­ler­deki sorun­lar giderilmiştir.

Bir Cevap Yazın

Name (*)

E-mail (*)

URI

Message

Kur'an-ı Kerim Mealini Nüzul (Vahiy , indiriliş) Sırasına göre Tek Seferde Eksiksiz Dinle.

Gelişmiş Rastgele Yazılar

Tags

Archives