“Nisa ” Kadın­lar anlamındadır..

Tef­sir Riva­yete Göre Nisa sure­si­nin iniş sebebi:

Medine döne­minde inmiş­tir. 176 âyet­tir. Sûre, özel­likle kadın hak­la­rın­dan, onla­rın hukûkî ve sos­yal konum­la­rın­dan bah­set­tiği için bu adı almış­tır. “Nisâ” kadın­lar demektir.

( Ayet 1, ) Ey insan­lar! Sizi bir tek nefis­ten yara­tan ve ondan da

Bura­daki “ondan” ifa­desi “onun türün­den” şek­linde de anlaşılabilir.

( Ayet 3, )  Eğer, (velisi oldu­ğu­nuz) yetim kız­lar (ile evle­nip onlar) hak­kında ada­let­siz­lik etmek­ten kor­kar­sa­nız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadın­lar­dan iki­şer, üçer, dör­der olmak üzere nikahlayın.

Bu âyette yer alan “nikah­la­yın” emri, gerek­li­lik anlamı değil, ruh­sat ve cevaz anlamı taşı­mak­ta­dır. Bu iti­barla İslâm dininde çok evli­lik kural değil, gerek­ti­ğinde baş­vu­ru­la­cak istis­naî bir durumdur.

( Ayet 5. ) Allah’ın, sizin için geçim kay­nağı yap­tığı mal­la­rı­nızı aklı ermez­lere ver­me­yin. O mal­larla onları bes­le­yin, giy­di­rin ve onlara güzel söz söyleyin.

Bu âyette yetim­le­rin mal­la­rını elle­rinde bulun­du­ran veli­lere hitab edi­li­yor. Âyet­teki “mal­la­rı­nız” ifa­desi ile, yetim­lere ait olup veli­le­rin elinde bulu­nan mal­lar kast edil­mek­te­dir. Ayrıca har­ca­ma­larda meşru ölçü­ler içinde akıl­lıca dav­ra­nıl­ma­sına da işa­ret edilmektedir.

( Ayet 11, ) Âyette, aynı konum­daki iki kız çocu­ğu­nun his­sesi açıkça ifade edil­me­mişse de; bun­lar da, iki­den fazla olan­lar gibi, üçte iki hisse alırlar. 

Âyette, aynı konum­daki iki kız çocu­ğu­nun his­sesi açıkça ifade edil­me­mişse de; bun­lar da, iki­den fazla olan­lar gibi, üçte iki hisse alırlar.

( Ayet 12, )  Eğer çocuk­ları yoksa, karı­la­rı­nı­zın geriye bırak­tık­la­rı­nın yarısı sizin­dir. Eğer çocuk­ları varsa, bırak­tık­la­rı­nın dörtte biri sizin­dir. (Bu pay­laş­tırma, ölen karı­la­rı­nı­zın) yap­tık­ları vasi­yet­le­rin yerine geti­ril­mesi, yahut borç­la­rı­nın öden­me­sin­den son­ra­dır. Eğer sizin çocu­ğu­nuz yoksa, bırak­tı­ğı­nı­zın dörtte biri onla­rın­dır. Eğer çocu­ğu­nuz varsa bırak­tı­ğı­nı­zın sekizde biri onla­rın­dır. (Yine bu pay­laş­tırma) yap­tı­ğı­nız vasi­ye­tin yerine geti­ril­me­sin­den, yahut borç­la­rı­nı­zın öden­me­sin­den son­ra­dır. Eğer ken­di­sine varis olu­nan bir erkek veya bir kadı­nın evladı ve babası olmaz ve bir erkek veya bir kız kar­deşi bulu­nursa ona altıda bir düşer.

Burada sözü edi­len kar­deş­ler ana bir kar­deş­ler­dir. Bun­lar İslam huku­kunda “evlad-ı Ümm” diye anı­lır­lar. Bun­lar varis olduk­ları tak­dirde, kendi ara­la­rında erkek kadın farkı göze­til­mez. Ana baba bir kar­deş­ler ise varis olduk­la­rında, kendi ara­la­rında “erkeğe iki, kıza bir” olmak üzere pay alır­lar. (Ana baba bir kar­deş­le­rin durumu için bakı­nız: Nisâ sûresi, âyet,176)

( Ayet 12, ) Eğer (kar­deş­ler) bir­den fazla olur­larsa, üçte birde ortak­tır­lar. (Bu pay­laş­tırma varis­lere) zarar vermeksizin

Bu âye­tin genel ifa­de­sinde, ken­di­le­rine vasi­yet edi­lecek kim­se­ler ile vasi­ye­tin mik­ta­rında bir sınır­lama yok­tur. Ancak, Hz.Peygamber âye­tin bu genel ifa­de­sini, hem vasi­yet edi­lecek kim­se­ler açı­sın­dan, hem de vasi­ye­tin mik­tarı açı­sın­dan sınır­lan­dır­mış; varis­lere vasi­yet yapı­la­ma­ya­ca­ğını ve vasi­ye­tin teri­ke­nin üçte birini aşa­ma­ya­ca­ğını belirt­miş­tir. Böy­lece vari­sin vasi­yet yoluyla zarara uğra­ması önlen­miş olmaktadır.

( Ayet 15. )  Kadın­la­rı­nız­dan fuhuş (zina) yapan­lara karşı içi­niz­den dört şahit geti­rin. Eğer onlar şahit­lik eder­lerse, o kadın­ları ölüm alıp götü­rün­ceye veya Allah onlar hak­kında bir yol açın­caya kadar ken­di­le­rini evlerde tutun (dışarı çıkarmayın).

Zina suçu için belir­le­nen ve İslâm’ın ilk dönem­le­rinde yürür­lükte olan bu, evlerde alı­koyma cezası daha sonra, 16. âyetle kınama ve azar­lama ceza­sına çevi­ril­miş, niha­yet bu hüküm de Nûr sûre­si­nin ikinci âye­tiyle değiş­ti­ril­miş­tir. Bazı müfes­sir­ler 15. âye­tin kadı­nın kadınla cin­sel iliş­kisi şek­lin­deki fuhuş (sevi­ci­lik); 16. âye­tin ise erke­ğin erkekle cin­sel iliş­kisi şek­lin­deki fuhuş hak­kında olduğu kanaatindedirler.

( Ayet 19. )  Ey iman eden­ler! Kadın­lara zorla mirasçı olma­nız size helal değil­dir. Açık bir haya­sız­lık yap­mış olma­ları dışında, ken­di­le­rine ver­dik­le­ri­ni­zin bir kıs­mını onlar­dan geri almak için onları sıkış­tır­ma­yın. Onlarla iyi geçi­nin. Eğer onlar­dan hoş­lan­ma­dıy­sa­nız, ola­bi­lir ki, siz bir şey­den hoş­lan­maz­sı­nız da Allah onda pek çok hayır yarat­mış olur.

İslâm’dan önce Arap­lar ara­sında kişi, kocası ölen dul kadına mal gibi varis olurdu. Kadın, mal, eşya gibi rıza­sına bakıl­mak­sı­zın alı­nıp satı­lırdı. Âyet bu hak­sız tasar­rufu yasak­la­yıp kadına layık olduğu hakkı ve hür­ri­yeti tes­lim etmiştir.

( Ayet 20. ) Eğer bir eşin yerine başka bir eş almak ister­se­niz, öbü­rüne (mehir ola­rak) yük­lerle mal ver­miş olsa­nız dahi ondan hiç­bir şeyi geri alma­yın. İftira ede­rek ve açık günaha gire­rek mi ver­di­ği­nizi geri alacaksınız?

Evli­lik esna­sında, erkek evle­ne­ceği kadına mehir adıyla bir mik­tar para ya da mal verir. Mehir kadı­nın hakkı, onun özel malı­dır. Boşanma halinde bu malın geri alın­ma­ması bu âyette emrediliyor.

( Ayet 23. ) Size şun­larla evlen­mek haram kılındı: Ana­la­rı­nız, kız­la­rı­nız, kız kar­deş­le­ri­niz, hala­la­rı­nız, tey­ze­le­ri­niz, erkek kar­deş kız­ları, kız kar­deş kız­ları, sizi emzi­ren süt anne­le­ri­niz, süt kız kar­deş­le­ri­niz, karı­la­rı­nı­zın anne­leri, ken­di­le­riyle zifafa gir­di­ği­niz karı­la­rı­nız­dan olup evle­ri­nizde bulu­nan üvey kız­la­rı­nız, –eğer anne­leri ile zifafa gir­me­miş­se­niz onlarla evlen­me­nizde size bir günah yok­tur– öz oğul­la­rı­nı­zın karı­ları, iki kız kar­deşi (nikah altında) bir araya getir­me­niz. Ancak geçen­ler (önce­den yapı­lan bu tür evli­lik­ler) başka.

Âye­tin bu cüm­le­sinde, geç­mişte yapı­lan bu tür çir­kin uygu­la­ma­la­rın affe­dil­diği vur­gu­lan­mak­ta­dır. Ancak âye­tin hükmü gereği, yasak kap­sa­mına giren mev­cut evli­lik­lere de son veril­mesi gerekmiyordu.

( Ayet 34, ) Erkek­ler, kadın­la­rın koru­yup kollayıcılarıdırlar.

Koru­yup kol­la­yıcı” diye ter­cüme edi­len ifa­de­nin âyet met­nin­deki aslı “kavvâm”kelimesidir. Erkek­lere, koru­yup kol­lama göre­vi­nin veril­miş olması iki cins ara­sında bir eşit­siz­lik göze­til­miş olma­sın­dan değil; erkek­le­rin güç, kuv­vet ve fizikî olu­şum bakı­mın­dan farklı bir yapıya sahip bulun­ma­la­rın­dan­dır. Bu durum kadını erkek­ten aşağı bir konuma düşür­mez. Buna kar­şı­lık erkek­lere, aile­nin geçi­mini ve yöne­ti­mini sağ­la­mak gibi ağır bir sorum­lu­luk yükler.

( Ayet 34, )  Çünkü Allah insan­la­rın kimini kimin­den üstün kıl­mış­tır. Bir de erkek­ler kendi mal­la­rın­dan har­ca­makta (ve aile­nin geçi­mini sağlamakta)dırlar. İyi kadın­lar, ita­at­kâr­dır­lar. Allah’ın (ken­di­le­rini) koru­ması saye­sinde onlar da “gayb”ı

Burada “gayb”, eşin­den uzakta bulu­nan erke­ğin namusu, malı ve her türlü hakkı anlamındadır.

( Ayet 34, ) korur­lar. (Evli­lik yüküm­lü­lük­le­rini red­de­de­rek) baş­kal­dır­dık­la­rını gör­dü­ğü­nüz kadın­lara öğüt verin, onları yatak­la­rında yal­nız bıra­kın. (Bun­lar fayda ver­mez de mec­bur kalır­sa­nız) onları (hafifçe) dövün.

Mü’minler için en güzel örnek Hz. Muham­med Aley­his­se­lam­dır. Bu âyet-i keri­meyi en iyi anla­yan da şüp­he­siz ki odur. Kesin ola­rak bili­yo­ruz ki o ömründe bir defa olsun elini kal­dı­rıp bir kadına vur­ma­mış­tır. “Kadın­la­rını döven­le­ri­niz iyi­le­ri­niz değil­dir” buyu­ran da odur, “İçi­niz­den biri, karı­sını köle döver gibi dövüp sonra da gece onunla yata­bi­lir mi?” diye­rek karı koca iliş­ki­le­ri­nin sev­giye dayan­ması gerek­ti­ğine dik­kat çeken de odur. Bilin­diği gibi Pey­gam­ber Efen­di­miz Veda Hut­be­sinde ancak çok can alıcı konu­lara temas etmiş­tir. Bu hut­be­sinde kadın­la­rın hak­la­rı­nın göze­til­me­sini ve bu konuda Allah’tan kor­kul­ma­sını özel­likle vur­gu­la­mış­tır. Kadı­nın, evli­lik sorum­lu­luk­la­rını yerine getir­me­mek, koca­nın hak­la­rını ihlal etmek, onun şah­si­yet ve vaka­rını zede­le­yici tavır­lar ser­gi­le­mek veya iffet ve namu­sunu teh­li­keye sürük­le­ye­bi­lecek durum­lara mey­let­mek gibi olum­suz dav­ra­nış­lara gir­mesi halinde, aile yuva­sı­nın deva­mını sağ­la­mak­tan birinci dere­cede sorumlu olan koca­nın, içine düş­tüğü mec­bu­ri­yet­ten dolayı bazı ted­bir­lere baş­vur­ması tabi­idir. Bu ted­bir­ler, zaman, mekan ve sos­yal şart­lara göre fark­lı­lık gös­te­re­bi­lir. Âyette son seçe­nek ola­rak zik­re­di­len darp mese­lesi de çok istis­nai bir ted­bir­dir. Böyle bir ted­bi­rin fayda getir­me­ye­ceği, tam ter­sine zarar geti­re­ceği bili­nen durum­larda, İslam bil­gin­leri, kesin­likle bu seçe­neğe baş­vu­rul­ma­ması konu­sunda itti­fak halindedirler.

( Ayet 46, ) Ey Pey­gam­ber! Kalp­ten inan­ma­dık­ları halde ağız­la­rıyla “İnan­dık” diyen­ler (müna­fık­lar) ile Yahu­di­ler­den küfürde yarı­şan­lar seni üzme­sin. Onlar, (Yahu­di­ler) yalan uydur­mak için (seni) dinlerler

Bakara sûre­si­nin 104. âyeti ile ilgili ola­rak da açık­lan­dığı gibi, “Râ’inâ” Arap dilinde “Bizi gözet”, “Bize bak” demek­tir. Yahu­di­ler bu keli­meyi pey­gam­be­ri­mize hita­ben “Çoba­nı­mız” anla­mına gelecek şekilde haka­ret kas­te­de­rek “Râînâ” şek­linde söylüyorlardı.

( Ayet 46, ) der­ler. Hal­buki onlar, “İşit­tik ve itaat ettik; dinle ve bize bak” dese­lerdi bu ken­di­leri için daha hayırlı olurdu. Fakat Allah, küfür­leri yüzün­den ken­di­le­rini lânet­le­miş­tir. Bu yüz­den pek az iman ederler.

Konu ile ilgili ola­rak ayrıca Bakara sûre­si­nin 104. âye­tine bakınız.

( Ayet 47, ) Ey ken­di­le­rine kitap veri­len­ler! Bir takım yüz­leri silip de ter­sine çevir­me­den, yahut Cumar­tesi halkını

Cumar­tesi halkı” ifa­desi ile, Hz. Mûsâ’nın dinine göre, cumar­tesi günü ile ilgili bazı yasak­ları çiğ­ne­yen­ler kas­te­dil­mek­te­dir. Konu ile ilgili ola­rak ayrıca bakı­nız; Bakara sûresi, âyet, 65; Nisâ sûresi, âyet, 154; A’râf sûresi, âyet, 163–166; Nahl sûresi, âyet, 124.

( Ayet 51, )  Ken­di­le­rine Kitap’tan bir nasip veril­miş olan­ları gör­mü­yor musun? Onlar “cibt”e ve “tâğut”a

Cibt”, put, sihir­baz, kâhin, Allah’ın haram kıl­dığı her şey ve Allah’tan başka tapı­lan her şey demek­tir. “Tâğut” ise söz­lük anla­mıyla haddi aşan demek­tir. Kur’an’da kul­la­nıl­dığı şek­liyle kelime, “şey­tan”, “nefis”, “put­lar”, “sihir­baz” gibi çeşitli şekil­lerde yorum­lan­mış­tır. Kısaca cibt ve tâğut, insan­ları azdı­ran, sap­tı­ran şey­le­rin hep­sini ifade eder. (Tâğut için ayrıca bakı­nız: Bakara sûresi, âyet, 256–257; Nisâ sûresi, âyet, 60,76; Mâide sûresi, âyet, 60; Nahl sûresi, âyet, 36; Zümer sûresi, âyet, 17).

( Ayet 54. ) Yoksa, insan­ları; Allah’ın lüt­fun­dan ken­di­le­rine ver­diği şey dola­yı­sıyla kıs­ka­nı­yor­lar mı? Şüp­he­siz biz, İbra­him aile­sine de kitap ve hik­met ver­mi­şiz­dir. Onlara büyük bir hüküm­ran­lık da vermiştik.

Âyeti keri­mede geçen “insanlar”dan mak­sad, Hz. Muham­med, ona veri­len “şey” ise peygamberliktir.

( Ayet 59, ) Ey iman eden­ler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve siz­den olan ulu’l-emre (ida­re­ci­lere) de. Her­hangi bir hususta anlaş­maz­lığa düş­tü­ğü­nüz tak­dirde, Allah’a ve ahi­ret gününe ger­çek­ten ina­nı­yor­sa­nız, onu Allah ve Resû­lüne arz edin.

Allah ve Rasû­lüne arz etmek­ten mak­sat, mese­le­le­rin Kur’an ve Sün­nete göre çözüme kavuşturulmasıdır.

( Ayet 60. ) (Ey Muham­med!) Sana indi­ri­len Kur’an’a ve sen­den önce indi­ri­lene inan­dık­la­rını iddia eden­leri gör­mü­yor musun? Tâğût’u tanı­ma­ma­ları ken­di­le­rine emro­lun­duğu halde, onun önünde muha­keme olmak isti­yor­lar. Şey­tan da onları derin bir sapık­lığa düşür­mek istiyor.

Müna­fık­lar­dan biri, bir yahudi ile anlaş­maz­lığa düş­müştü. Anlaş­maz­lı­ğın çözümü için yahudi, Pey­gam­be­ri­mize baş­vur­mayı tek­lif etti, müna­fık ise bunu kabul etmedi. Müna­fık, şiir­le­riyle Hz.Peygamberi kötü­le­yen Ka’b b. el-Eşref’i hakem yap­mayı önerdi. Saha­bi­ler­den İbni Abbas’ın ifa­de­sine göre, âyette zik­re­di­len “Tâğût” ile kas­te­di­len işte bu Ka’b’dır. Bu şah­sın, Cüheyne, ya da Eslem Kabi­le­sin­den bir kahin olduğu yoru­munda bulu­nan­lar da var­dır. (Tâğût’un diğer anlam­ları ile ilgili ola­rak Nisâ sûresi, 51. âye­ti­nin dip­no­tuna bakınız.)

( Ayet 76, ) İman eden­ler, Allah yolunda sava­şır­lar. İnkâr eden­ler de tâğût

Tâğût: Şey­tan, nefis put, sihir­baz… gibi insan­ları azdı­ran, sap­tı­ran her şeyi ifade eder. (Bakı­nız: Bakara sûresi, âyet, 256–257; Nisâ sûresi, âyet, 51,60,76; Mâide sûresi, âyet, 60; Nahl sûresi, âyet, 36; Zümer sûresi, âyet, 17).

( Ayet 81. ) Sana “baş üstüne” der­ler. Fakat senin yanın­dan çık­tık­la­rında, içle­rin­den bir takımı, gece­le­yin; (senin gün­düz) söy­le­dik­le­ri­nin aksini kurar­lar. Allah onla­rın gece­le­yin kur­duk­la­rını yaz­mak­ta­dır. Sen onlara aldırma. Allah’a tevek­kül et. Vekil ola­rak Allah yeter.

Müna­fık­lar, İslâm top­lu­munu dağıt­mak için akla hayale gel­me­dik hile ve desi­se­lere baş­vur­du­lar. Hz.Peygamberin huzu­runda, “Tamam, kabul, başüs­tüne” dedik­leri halde, kendi baş­la­rına kalınca gizli plân­lar ve tuzak­lar hazır­lı­yor­lardı. Allah onla­rın bütün tuzak­la­rını boşa çıkarmıştır.

( Ayet 97. ) Ken­di­le­rine zul­met­mek­te­ler iken melek­le­rin can­la­rını aldığı kim­se­ler var ya; melek­ler onlara şöyle der­ler: “Ne durum­day­dı­nız? (Niçin hic­ret etme­di­niz?)” Onlar da, “Biz yer­yü­zünde zayıf ve güç­süz kim­se­ler­dik” der­ler. Melek­ler, “Allah’ın arzı geniş değil miydi, orada hic­ret etsey­di­niz ya!” der­ler. İşte bun­la­rın gide­cek­leri yer cehen­nem­dir. O ne kötü varış yeridir.

Bu âyette, hic­ret emri­nin gel­mesi üze­rine, mü’minlerle bir­likte hic­ret etme­yip Mekke’de müş­rik­lerle bera­ber kalan, onlarla içli dışlı olan bazı müs­lü­man­lar kınanmaktadır.

( Ayet 98, ) Ancak ger­çek­ten zayıf ve güç­süz olan

Bu âyette, Medine’ye hic­ret edil­di­ğinde, hic­ret ede­me­ye­rek, Mekke’de müş­rik­le­rin bas­kı­sına maruz kalan müs­lü­man­lar söz konusu edilmektedir.

( Ayet 101, ) Yer­yü­zünde sefere çık­tı­ğı­nız vakit kâfir­le­rin size sal­dır­ma­sın­dan kor­kar­sa­nız, namazı kısalt­ma­nız­dan ötürü size bir günah yok­tur. Şüp­he­siz kâfir­ler sizin apa­çık düşmanınızdır.

Bu âyette geçen “nama­zın kısal­tıl­ması” ifa­de­sini İslâm bil­gin­leri baş­lıca iki şekilde yorum­la­mış­lar­dır. Bir görüşe göre nama­zın kısal­tıl­ması, dört rekatlı namaz­la­rın yol­cu­luk sebebi ile iki rekat ola­rak kılın­ması demek­tir. Diğer görüşe göre ise, âyette yol­cu­luk hali söz konusu oldu­ğun­dan dört rekatlı namaz­lar zaten iki rekat ola­rak kılı­na­cak­tır. Burada kas­te­di­len kısaltma, düş­man kor­ku­sun­dan dolayı uygu­la­na­cak yeni bir kısalt­ma­dır. Bu da seferde zaten iki rekat ola­rak kılı­na­cak namaz­la­rın, düş­man teh­li­ke­si­nin dere­ce­sine göre bazen yürü­ye­rek, bazen de ima ile kılın­ması ile ger­çek­le­şir. 102. âyette düş­man kar­şı­sında duru­mun izin ver­mesi halinde namazı kısalt­ma­nın, cema­atle bir­likte uygu­la­na­bi­lecek özel bir şekli anlatılmaktadır.

( Ayet 102. ) (Ey Muham­med!) Cep­hede sen de onla­rın (mü’minlerin) ara­sında bulu­nup da onlara namaz kıl­dır­dı­ğın vakit, içle­rin­den bir kısmı seninle bera­ber namaza dur­sun. Silah­la­rını da yan­la­rına alsın­lar. Bun­lar sec­deye var­dık­la­rında (bir rekat kıl­dık­la­rında) arka­nıza (düş­man kar­şı­sına) geç­sin­ler. Sonra o namaz kıl­ma­mış olan diğer kısım gel­sin, seninle bera­ber kıl­sın­lar ve ihti­yatlı bulun­sun­lar, silah­la­rını yan­la­rına alsın­lar. İnkar eden­ler arzu eder­ler ki, silah­la­rı­nız­dan ve eşya­nız­dan bir gafil olsa­nız da size ani bir bas­kın yap­sa­lar. Yağ­mur­dan zah­met çeker­se­niz, ya da hasta olur­sa­nız, silah­la­rı­nızı bırak­ma­nızda size bir beis yok­tur. Bununla bir­likte ihti­yatlı olun (ted­bi­ri­nizi alın). Şüp­he­siz Allah inkar­cı­lara alçal­tıcı bir azap hazırlamıştır.

Bu durumda imam iki rekat kıl­mış olmakta ve namazı tamam­lan­mış bulun­mak­ta­dır. Birer rekat kıl­mış bulu­nan her iki grup da yine nöbet­leşe ola­rak kalan birer rekat­la­rını kılıp namaz­la­rını tek baş­la­rına tamam­lar­lar. Ancak birinci grup tamam­la­ya­cağı rekatı kıra­atte bulu­na­rak, ikinci grup ise kıra­at­sız ola­rak kılar.

( Ayet 117. ) Onlar, Allah’ı bıra­kıp ancak dişi­lere tapıyorlar.

Âyet­teki “dişiler”den mak­sat, müş­rik Arap­la­rın; genel­likle “dişi” (ünsâ) diye adlan­dır­dık­ları, Lât, Uzzâ, Menât gibi putlarıdır.

( Ayet 119, ) “Onları mut­laka sap­tı­ra­ca­ğım, mut­laka onları kurun­tu­lara soka­ca­ğım ve onlara emre­de­ce­ğim de (put­lara adak için) hay­van­la­rın kulak­la­rını yara­cak­lar. Yine onlara emre­de­ce­ğim de Allah’ın yarat­tı­ğını değiştirecekler.”

Allah’ın yarat­tı­ğı­nın değiş­ti­ril­mesi, hem maddi alanda, hem de fıt­rat ala­nında ger­çek­le­şe­bi­lir. Zama­nı­mızda yer­yü­zünde doğal den­geyi bozucu her türlü giri­şimi bu çer­çe­vede değer­len­dir­mek mümkündür.

( Ayet 155. )  Ver­dik­leri sağ­lam sözü boz­ma­la­rın­dan, Allah’ın âyet­le­rini inkar etme­le­rin­den, pey­gam­ber­leri hak­sız yere öldür­me­le­rin­den ve “kalp­le­ri­miz muha­fa­za­lı­dır” deme­le­rin­den dolayı (baş­la­rına türlü bela­lar ver­dik. Onla­rın kalp­leri muha­fa­zalı değil­dir), tam aksine inkar­ları sebe­biyle Allah onla­rın kalp­le­rini mühür­le­miş­tir. Artık onlar inanmazlar.

Âye­tin son cüm­lesi, “onla­rın pek azı ina­nır” veya “onlar pek az ina­nır­lar” şek­linde de ter­cüme edilebilir.

( Ayet 159. ) Kitab ehlin­den hiç kimse yok­tur ki ölü­mün­den önce, ona (İsa’ya) iman edecek olma­sın. Kıya­met günü o (İsa) onla­rın aley­hine şahit olacaktır.

Allah, Pey­gam­beri İsa’yı yahu­di­ler­den koru­muş, onu öldür­me­le­rine imkan ver­me­miş­tir. Bu kesin­dir. Onu kendi katına kal­dır­mış bulun­duğu da şüp­he­siz­dir. Ancak bunun şekli ve zamanı üze­rinde farklı açık­la­ma­lar ve anla­yış­lar vardır.

( Ayet 163. ) Biz Nûh’a ve ondan sonra gelen pey­gam­ber­lere vah­yet­ti­ği­miz gibi, sana da vah­yet­tik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torun­la­rına, İsa’ya, Eyyüb’e, Yûnus’a, Hârûn’a ve Süleyman’a da vah­yet­miş­tik. Davûd’a da Zebûr vermiştik.

Vahiy, Allah’ın Pey­gam­ber­le­rine dile­di­ğini söy­le­mesi ve bil­dir­mesi için seç­tiği özel ile­ti­şim yolu­dur. Vahy, melek ara­cı­lığı ile olduğu gibi ara­cı­sız da ola­bi­lir. Vahye maz­har olan pey­gam­ber, ken­di­sinde, Allah’tan oldu­ğun­dan asla şüphe etme­diği bir bilgi ve aydın­lanma bulur. Vahiy, insan­lık için en doğru, en sağ­lam, bilgi kay­na­ğı­dır. Kur’an; vah­yin, el değ­me­miş, eşsiz, ben­zer­siz son ve tek örne­ği­dir. Âyet­teki “torun­lar­dan” mak­sad Yakub Pey­gam­be­rin çocuk­ları ve torunlarıdır.

( Ayet 171, ) Hıris­ti­yan­lar Allah’ın “baba”, “oğul” ve “ruhu’l-kudus” gibi üç unsur­dan oluş­tu­ğuna inanmaktadırlar.

Hıris­ti­yan­lar Allah’ın “baba”, “oğul” ve “ruhu’l-kudus” gibi üç unsur­dan oluş­tu­ğuna inanmaktadırlar.

 

Nisa Sure­si­nin Meali; Ulu­dağ üni­ver­si­tesi islam Hukuku öğre­tim üyesi Prof . Dr. Hamdi DÖNDÜREN tara­fın­dan hazır­lan­mış­tır ve Ahmed Deniz tara­fın­dan oku­nup ses­len­di­ril­miş­tir. Oku­du­ğu­nuz Tef­sir Riva­yet bölümü Diya­net işleri baş­kan­lığı site­sin­den alın­mış­tır. Sesli Nisa sure­sini mp3 for­ma­tında Cep tele­fo­nu­nuza indi­re­bi­lir ayrıca Görün­tülü vide­osunu da bedava bil­gi­sa­ya­rı­nıza indirebilirsiniz. Cep Tele­fonu için MP3 For­ma­tında ücret­siz 5. Cüz indir.indir mp3 Nisa Suresi Meali Bil­gi­sa­yar için kali­teli For­matta bedava 5. Cüz indir.indir mp3 Nisa Suresi Meali

 

Bir Cevap Yazın

Name (*)

E-mail (*)

URI

Message

Kur'an-ı Kerim Mealini eksiksiz Dinle.

Gelişmiş Rastgele Yazılar

Tags

Archives